Kadın serbest

Sporcu Diyeti – Sporcu Beslenmesi

2020.11.23 20:37 DiyetisyenTugbaYprk Sporcu Diyeti – Sporcu Beslenmesi

Sporcu Diyeti – Sporcu Beslenmesi

Sporcu Beslenmesi Nedir?
Sporcu diyeti – sporcu beslenmesi, sporcunun performansını yükseltebilmek ve genel sağlık durumunu ideal seviyede tutabilmek için uygulanan programdır. Programa uygun beslenen sporcuların vücut ağırlığı, egzersiz performansı, sağlık durumu ve vücut bileşenleri olumlu yönde gelişir. Hiçbir içecek ve yiyecek maddesi mucizevi çözümler üretemez. Bu nedenle uğraşılan spor dalı ve sporcunun vücut özelliklerine bağlı olarak kişisel listeler hazırlanır. Hayat boyu zinde ve sağlıklı bir yaşam sürebilmek için kişilerin doğal gıdalardan oluşan dengeli bir beslenme alışkanlığı kazanması gerekir.

Sporcu beslenmesi ile vücudun hastalıklardan korunması ve zorlu performansların ardından daha hızlı onarılmasını sağlamak mümkün oluyor. Aynı zamanda antrenman sıklığına bağlı olarak alınması gereken doğru enerji miktarı belirleniyor, sağlıklı şekilde uygun kilo artışı ya da düşüşü sağlanabilir. Doğru beslenme programı sporcunun günlük harcadığı enerji miktarı, genel sağlık durumu, kilosu, yaşı, boyu, kronik hastalıkları, uğraştığı spor dalı gibi etkenlere göre değişiklik göstermeli. Bu nedenle her sporcunun profesyonel bir beslenme uzmanı ile birlikte liste hazırlaması oldukça önemli.
İnsan vücudu tüketilen gıda maddelerine egzersizden daha erken tepki verir. Beslenme alışkanlıkları tam oturmamış sporcuların tüm performansını gösterebilmesi beklenmez. Beslenme programının temel prensibi, fiziksel aktivite öncesi ve sonrasında sporcunun duyacağı enerji miktarına uygun gıdaların dengeli şekilde tüketilmesine dayanır. Performanstan önce basit ve kompleks karbonhidrat tüketimi oldukça iyi bir seçimdir. Sonrasında ise sporcunun yağ kaybetmek ya da kas kütlesinde artış sağlamak gibi amaçlarına bağlı olarak beslenmek gerekir. Yıpranan kasları onarmak için protein, kaybedilen enerjiyi yeniden kazanabilmek içinse karbonhidrat tüketimi şarttır.
Sporcuların İdeal Vücut Ağırlığı ve Yağ Yüzdesi Ne Olmalıdır?
Sporcuların ideal vücut ağırlığı ve yağ yüzdesi kişiden kişiye göre değişiklik gösterir. Yağ ve kas oranı, seçilen spor branşı, sporcunun genel sağlık durumu, kronik bir hastalığın olup olmaması, boy, kilo, cinsiyet, günlük yakılan enerji miktarı ve günlük alınan enerji miktarı gibi faktörlere bağlı olarak ideal ağırlık ve yağ oranı yüzdesi belirlenir.
Vücut yağ oranı, her bireyin genel sağlık durumu açısından hayati önem taşır. Vücut yağ oranının artması ile birlikte diyabet, kardiyovasküler hastalıklar, yüksek kolesterol, sindirim sistemi hastalıkları, bazı kanser türleri, obezite ve yüksek tansiyon gibi kronik hastalıkların görülme riski artar. Yağ yüzdesi, kişinin görünüşüyle alakalı değildir. Zayıf görünen kişilerin, daha kilolu olan kişilere göre daha fazla yağ oranına sahip olması şaşırtıcı bir durum olmaz. İç organlarda görülen yağlanmaların tespit edilebilmesi için birçok yağ ölçüm cihazı bulunuyor. Bu cihazlar sayesinde ideal yağ yüzdesini öğrenmek mümkün.

Sağlıklı ve aktif bir bedene sahip olabilmek için yağ ve kas oranı dengeli olmalı. Erkeklerin vücutlarında ortalama olarak %5 oranında, kadınların vücudunda ise %10 oranında yağ bulunmalı. Bu yağlar iç organların korunması, eklemlere destek olması, açlık durumunda depo görevi görmesi ve vücut ısısının düzenlenmesi gibi önemli görevler üstlenir. Bu nedenle ideal yağ oranı hesaplanırken cinsiyet, kilo, boy gibi faktörler göz önüne alınmalı; kişinin günlük harcadığı enerji miktarı, yöneldiği spor dalı ve genel sağlık durumu gibi özel durumlara dikkat edilmeli.
İdeal kilo hesaplanırken VKİ (Vücut Kitle İndeksi) adı verilen değerlendirme yöntemi kullanılır. Bu yöntemle kişinin kilosu, boyun karesine bölünür. Çıkan sonuç, Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen tablo ile karşılaştırılır ve kişinin hangi aralıkta olduğu saptanır. VKİ değeri 18.5 ve altındaysa zayıf, 18.5 ila 25 aralığındaysa normal, 25 ila 30 aralığındaysa kilolu, 30 ve üzerinde ise obez grubunu gösterir. İdeal vücut ağırlığı hesaplandıktan sonra uygun egzersiz programı ve beslenme listesiyle desteklenmelidir.
Kadın ve Erkek Sporcu Beslenmesi Nasıl Olmalıdır?
Kadın ve erkek sporcular doğru beslenerek halsizlik, yorgunluk, kilo artışı ve kilo kaybı gibi sorunlar yaşamaktan kaçınabilir. Sporcu diyeti – b formunu koruyabilmesi için eşit oranda kalori alması ve yakması gerekir. Vücut, ihtiyaç duyduğu enerji miktarını temel olarak karbonhidratlardan karşılar. Bu nedenle beslenme programının en önemli besin öğesini doğru miktarda karbonhidrat oluşturur. Protein, vitamin, yağ ve mineraller de günlük alınması gereken diğer besin öğeleridir.
Sporcular için hazırlanan beslenme programları yapılan spor dalı, sporcunun boyu, kilosu, vücut yağ oranı, yaşı, cinsiyeti ve genel sağlık durumuna göre hazırlanır. Böylece alınması ve yakılması gereken enerji miktarı doğru şekilde belirlenir. Kalori alımının yetersiz kalması sonucunda güçsüzlük ortaya çıkar. Bu durum sporcunun performansını doğrudan etkiler. Ortalama bir sporcunun günde 2000 ila 5000 kalori arasında beslenmesi gerekir.
90 dakika ve üzerinde antrenman yapan kadın ve erkek sporcuların, spora başlamadan 60 dakika öncesinde bol karbonhidrat içeren bir öğün almaları gerekir. Antrenman sonrasında ise hem protein hem karbonhidrat tüketilmesi gerekir. Bu sayede kaybedilen enerji miktarı dengelenir, tahrip olan kaslar onarılabilir. Vücut kompozisyonunu olumlu şekilde geliştirmek için antrenman günlerinde yüksek kalori ve karbonhidrat içeren bir beslenme programı uygulanmalı. Dinlenme günlerinde ise kalorisi düşük ve yüksek yağ oranı içeren bir beslenme izlenmeli.

Hızlı Kas Gelişimi İçin Neler Yemeliyiz?
Hızlı kas gelişimi için yalnızca doğru beslenme yeterli olmaz. Aynı zamanda ağırlık kaldırmak da gerekir. Ağırlık çalışması yapılırken kaslar parçalanır. Oluşan bu tahribat, vücutta bulunan proteinle onarılır ve kas kütlesinde artış görülür. Doğru kas gelişimi için dikkat edilmesi gereken ilk kural, alınması gereken protein miktarının doğru hesaplanması. Yapılan araştırmalar, kilo başına 1.6 gr protein alınması gerektiğini gösteriyor.
Proteinlerin vücutta amino asitlere ayrışabilmesi için tam gıdalardan temin edilmesi gerekir. Yumurta, yağsız et ve balık gibi besinler protein açısından oldukça zengin. Ancak gerekli durumlarda protein shakeleri ile takviye yapılması gerekebilir. Kas gelişimi için protein alımı kadar proteinin ne zaman alınacağı konusu da oldukça önemli. İdeal kas onarımı için günlük tüketilen proteinin 20 gramı, idman sonrasındaki ilk 45 dakika içerisinde alınmalı. Fakat yemek hazırlıkları için 45 dakika yetersiz kalırsa bu süre 120 dakikaya kadar uzatılabilir.
Birçok insan kahvaltıda düşük, sonraki öğünlerde ise daha fazla protein alır. Ancak sağlıklı kas gelişimi için gün içerisinde dengeli şekilde protein almak gerekir. Belirlenen protein miktarı 3 ana öğüne eşit olarak dağıtılırsa kaslar daha hızlı ve etkili şekilde gelişir. Kas kütlesinin artabilmesi için vücut ağırlığında da artış görülmesi beklenir. Sporcunun kilo almaya başlamadan önce vücut yağ oranını ideal seviyeye getirmesi, ardından kilo almaya başlaması oldukça önemli bir nokta.
Kasların gelişmesi için alınan enerji miktarının artması gerekiyor. Fakat kalori kesinlikle fast food, cips, işlenmiş gıdalar, patates kızartması ya da diğer abur cubur ürünlerle alınmamalı. Bu besinler vücutta yağ olarak depolanır ve vücut hiçbir şekilde yararlanamaz. Son olarak hızlı kas gelişimi için yeterli enerji alımına dikkat etmek gerekir. Bunun için en uygun besin kaynağı yararlı karbonhidratlardır. Dengeli protein ve karbonhidrat tüketimi ile hızlı şekilde kas geliştirilebilir.

Sporcular Ergojenik Ürünleri Tüketmeli Mi?
Ergojenik ürünlerin kullanımı ile sporcuların daha verimli çalışmaları, performanslarının arttırılması, antrenman zorluklarına daha kolay şekilde uyum sağlamaları ve vücutlarının daha kolay toparlanması hedeflenir. Bu ürünler sıvı dengesini stabil tutmakta, yapı taşı eksikliği oluşmasını önlemekte ve vücut toparlanma hızını arttırmakta destek sağlar. Böylece sporcunun maksimum seviyede performans göstermesine yardımcı olur.
Ergojenik besin destekleri ile sporcunun yağ oranı düzenlenebilir ve protein sentezleri hareketlendirilir. Böylece hız, güç, dayanıklılık ve beceri sürekli artış gösterir; yorgunluk hissi azaltılmış olur. Doğru besin takviyeleri ile kalp ve damar sistemi daha etkili hale getirilebilir, kas gelişimi için kaynak oluşturulabilir. Fakat yanlış ergojenik ürün tercihi ile sporcunun sağlığı ciddi anlamda riske girecektir.
Sporcular ergojenik ürün kullanırken yorgunluk hissetmeseler dahi vücut dayanıklılık limitini aşacak antrenman programlarından kaçınmalıdır. Aynı zamanda doğru bir beslenme programı uygulanmaya devam etmelidir. Ergojenik ürünler yalnızca destek olarak kullanılır. Yapılan araştırmalar, antrenmandan önce ya da spor sırasında kas glikojen depolarının karbonhidrat içecekleri ile desteklenmesi sonucunda daha yüksek performans alındığını kanıtlamıştır. Bu rünlerin kullanımı için dikkat edilmesi gereken asıl nokta ise bir uzmanın yönlendirmesi ile doğru tercihlerin yapılabilmesidir.
Hızlı Kas Yapmak İçin Protein Tozu Kullanılmalı Mıdır?
Sağlıklı ve hızlı kas gelişimi için düzenli, dengeli, yeterli bir beslenme programının uygulanması ve düzenli olarak ağırlık çalışılması gerekir. Çalışma sırasında kaslar parçalanmaya ve yırtılmaya başlar. Oluşan bu tahribatı onaran besin öğesi ise protein. Her sporcu günlük olarak kilo başına 1,6 gr protein almalıdır. Bu sayede onarılan kas kütlesi artış gösterir ve gelişir.
Protein tozları hızlı bir şekilde kasları geliştirebilir. Ancak tek başına yeterli olmaz. Bu nedenle protein tozunun yalnızca bir destek ürünü olduğu unutulmamalı, antrenman ve beslenme programı düzenli şekilde uygulanmalıdır. Vücuda alınan proteinler sindirimin ardından amino asit oluşturur. Amino asitler ise kasları geliştirme ve koruma görevini üstlenir. Bu nedenle her sporcunun protein açısından zengin beslenmesi gerekir. Aksi halde kas gelişimi istenen düzeyde olmaz.
Kaslarını hızlı şekilde geliştirmek isteyen sporcular, gün içerisinde ihtiyaç duyulan protein miktarını besinlerden alamazsa takviye gıda tüketimine başlayabilir. Fakat bu sürecin sağlıklı ve verimli bir şekilde ilerleyebilmesi için kullanılacak ürünlerin bir uzman yardımı ile seçilmesi tavsiye edilir. Kas gelişimi için tek başına protein alımı yeterli gelmez. Bu nedenle beslenme programı içerisinde yeterli karbonhidrat ve yağ bulunmasına da dikkat etmek gerekir.
Kas Geliştirmek ve Yağ Yakmak İçin Nelere Dikkat Edilmelidir?
Kas geliştirmek ve yağ yakmak için ilk olarak ideal vücut ağırlığına ulaşmak gerekir. Bunun için uygun bir beslenme programının seçilmesi ve düzenli egzersiz yapılması gerekir. Uygun beslenme listesi seçilirken vücut yağ oranının ölçülmesi ve vücudun besin öğelerine ne kadar ihtiyaç duyduğu belirlenir. Kişilerin doğru ve yeterli bir uyku alışkanlıklarının olması ve doğru duruş ile vücut kompozisyonlarını korumaları da dikkat edilmesi gereken noktalardandır.
Vücutta yağ yakımının sağlanabilmesi için yakılan enerji miktarının, alınan enerji miktarından daha fazla olması gerekir. Aynı zamanda şok diyetlerden uzak durmak, kas kütlesini kaybetmemek için yeterli protein almak ve gün içerisinde en az 8 bardak su içmek önemlidir. Yağ yakımının sağlanabilmesi için beslenme listesine tarçın, zencefil, kırmızı biber, greyfurt, yulaf ezmesi ve greyfurt gibi besinler eklenebilir. Ayrıca Omega 3 ve bitkisel yağların (avokado yağı, fındık yağı, zeytinyağı, hindistan cevizi yağı gibi) tüketimine dikkat etmek gerekir. Bu yağların vücutta işlenebilmesi için elma sirkesi, zerdeçal, devedikeni ve karahindiba gibi gıdalar tüketilmelidir.
Yağ yakmak ve kas kütlesini geliştirmek isteyen kişilerin diyet listelerinde bol bol orkinos balığı ve tavuk görülebilir. Ancak bu besinlerin organik olmaması halinde vücuda ağır metaller ve bolca hormon da alınmış olur. Vücudu bu maddelerden korumak ve çeşitli sağlık problemleri yaşamamak için doğal besinlerin tüketilmesi gerekir. Yumurta, tahıllar, baklagiller, küçük ve beyaz (yağlı) balıklar ile kuruyemişler protein içeren gıdalar arasında yer alır.
Vücut yağ oranını düşürmek için dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise karbonhidrat alımını azaltmak. Bunun için özellikle rafine unlarla hazırlanan gıdalardan kaçınmak ve sağlıklı karbonhidrat kaynaklarına yönelmek gerekir. Aksi halde vücutta yağ depolanmasına katkıda bulunmuş olursunuz. Darı, yulaf ezmesi, patates, kinoa, kabak, karabuğday unu ve muz oldukça sağlıklı karbonhidrat kaynaklarıdır.
Sporcular İçin Beslenme Önerileri
Sporcuların performanslarını yükseltmeleri, genel sağlık durumlarını riske atmamaları ve ideal vücut şekillerini koruyabilmeleri için beslenmelerine özen göstermeleri gerekir. Spor ve beslenme birbirinden ayrılamaz. Bu nedenle her ikisinin de uyum içerisinde yürütülmesi gerekir. Sporcuların beslenme programlarında dikkat etmeleri gereken ilk şey dengeli ve düzenli beslenme alışkanlığını kazanabilmektir. Vücudun ve kasların ihtiyaç duyduğu enerjiyi besinlerle karşılamak gerekir.
Sporcuların öğün atlamamaları, vücudun ihtiyaç duyduğu tüm besin gruplarından yeterli miktarda almaları gerekir. Protein, karbonhidrat ve sağlıklı yağların tüketimi özellikle kas gelişimi için olmazsa olmazdır. Spor saatinden bir önceki öğünde yağsız balık ya da tavuk eti gibi protein kaynaklı besinlerin alınması tavsiye edilir. Vücudun enerji ihtiyacını karşılayabilmek içinse kompleks karbonhidrat içeren besinler, taze meyve ve sebze, salata, tam tahıllı ekmek gibi gıdalar tüketilmelidir. İdman öncesi ve sonrasında su içmeyi ihmal etmemek gerekir.
İdman süresi 1 ila 1,5 saat kadar devam edecekse yarım saat öncesinde karışık kuruyemiş gibi enerjiyi yükseltecek besinler tercih edilmeli. Ağır bir egzersiz programı uygulanacak ise şekersiz granola barları ya da muz gibi besinler tüketilmeli. Sporun ardından vücudun kaybettiği enerji ve suyu telafi edebilmek için kompleks karbonhidrat, su ve protein ağırlıklı besinler alınmalıdır.
Örnek Sporcu Diyeti ve Sporcu Beslenmesi Programı
Sporcu diyeti – Sporcu Beslenmesi programı kişinin genel sağlık durumu, fiziki özellikleri ve ilgilendiği spor dalına bağlı olarak değişiklik gösterir. 90 dakika ve üzerinde devam eden antrenmanlar için sporcu içecekleri ile takviye yapılması yararlı olabilir. Bu içecekler, elektrolit ve basit karbonhidratlar içerir. Karbonhidrat, sporcunun direncini büyük oranda arttırır. Böylece antrenman performansı yükselmiş olur. Soda ve meyve suyu gibi %10’dan fazla karbonhidrat barındıran içecekler ise mide bulantısı, kramp ve sık idrara çıkma gibi problemlere yol açar. Bu nedenle tercih edilmemelidir.
Aşağıda belirtilen örnek diyet listesi ortalama olarak 1800 kalori değerindedir. 3 ana ve 2 ara öğünden meydana gelir. Yağ yakmak, kilo kaybetmek ve kas gücünü arttırmak isteyen sporcular için uygun bir programdır. Ancak programa başlamadan önce uzman bir diyetisyenden yardım alarak gerekli kontrollerin yapılması gerekir.
• Kahvaltı: 3 yumurtayla yapılmış omlet, 2 dilim çavdar ya da tam buğday ekmeği, 50 gr yağsız peynir.
• Ara Öğün: İnce kesilmiş 1 dilim karpuz ya da orta boy bir ekşi elma.
• Öğlen: 1 porsiyon kepekli makarna, 200 gr ızgarada pişirilmiş ya da haşlanmış tavuk eti.
• Ara Öğün: 1 tatlı kaşığı reçelle karıştırılmış 50 gr yağsız yoğurt.
• Akşam: Bolca kırmızı biber ve dereotu ile hazırlanmış ton balıklı salata.

Vücut yağ oranı ve ağırlığı ideal seviyede olan, formunu korumak isteyen sporcuların günlük en az 2000 kalori almaları gerekir. Aşağıda örnek olarak verilen diyet programı 2200 kalori içerir. Diyet listesini uygulamadan önce bir uzmandan onay alınması oldukça önemlidir. Her sabah güne 2 bardak su içerek başlanır.
• Kahvaltı: 2 yumurtanın beyazı ve 1 tam yumurta ile hazırlanmış lor peynirli ya da mantarlı omlet, 50 gr az yağlı peynir, 5 tane zeytin ve 2 dilim tam buğday ekmeği.
• Ara Öğün: 15 adet kavrulmamış fındık ya da badem, 1 porsiyon az şekerli meyve.
• Öğlen: 2 dilim tam buğday ekmeği, 1 porsiyon yoğurt (4 yemek kaşığı kadar), 200 gr ızgara tavukla haşlanmış salata
• Ara Öğün: 2 tane kuru incir, 1 su bardağı kefir ya da süt.
• Akşam: 1 porsiyon zeytinyağlı sebze yemeği, 1 porsiyon bulgur pilavı ya da kepekli makarna, 150 gr yağsız dana eti ya da köfte.
Ara Öğün: 1 su bardağı yağsız süt.
Profesyonel Sporcu Beslenmesi Nasıl Olmalıdır?
Profesyonel sporcuların beslenme listeleri tamamen kişiye özel hazırlanmalıdır. Kişinin ilgilendiği spor branşı, günlük yaktığı enerji miktarı, antrenman programı, yaşı, kilosu, vücut yağ oranı, kronik hastalıklarının olup olmaması ve cinsiyeti gibi faktörler beslenme programlarında değişikliklere sebep olur. Sporcular her besin grubunu yeterli miktarda ve doğru gıdalarla almalıdır. Ergojenik ürünlerin kullanılması halinde, günlük alınacak besin ögesi değerleri düzenlenmelidir.
Vücut ihtiyaç duyduğu enerjiyi karbonhidratlardan sağlar. Ancak işlenmiş gıdalar, rafineri un kullanılan ürünler ve abur cubur ürünler gibi karbonhidrat kaynakları vücutta yağ depolanmasına yol açar. Bu nedenle doğru karbonhidrat kaynaklarına yönelmek gerekir. Sporcuların kas gelişimini ve onarımını sağlayabilmeleri için doğru miktarda protein almaları da oldukça önem taşır.
Profesyonel sporcu beslenmesi, günlük 2000 ila 5000 kalori değerleri arasında tutulur. Çok ağır antrenman programlarında ve direnç sporlarında alınan kalori miktarı yükselmelidir. Margarin ve benzeri yağlar yerine bitkisel ya da tohum kaynaklı yağların tercih edilmesi gerekir. Son olarak profesyonel sporcuların dehidrasyon problemi yaşamamaları için günlük su tüketiminin yeterli olması, antrenman sonrasında vücuttan atılan suyun yeniden dengelenmesi dikkat edilmesi gereken noktalar arasında yer alır.
Beslenme ve Su Tüketimi Sporcunun Performansını Nasıl Etkiler?
Sporcu diyeti ve antrenman planları birbirini tamamlayacak şekilde hazırlanır. Bu nedenle spor ve beslenme bir bütün olarak ele alınır. Vücut, antrenman öncesi ve sonrasına doğru beslenme ile hazırlanır. Bu sayede genel sağlık durumunu korumak mümkün olur. Her sporcunun düzenli, dengeli ve yeterli beslenmesi gerekir. Bunun için ideal enerji miktarı belirlenir. Ayrıca öğün atlamaktan kaçınmak, gün içerisinde 3 ana öğün ve en az 2 ara öğün tüketmek gerekir.
Spor sırasında çalışan kaslar deforme olur. Vücuda alınan protein sindirimin ardından amino asitlere dönüşür ve kas onarımını sağlar. Bu sayede vücutta depolanan yağların oranı düşer, kas kütlesi güçlenerek büyüme gösterir. Spora başlamadan önce vücudun enerji seviyesini dengelemek için doğru miktarda karbonhidrat almak gerekir. Böylece sporcunun performansı yükselir, dayanıklılığı artar. Antrenmanın ardından vücudun kaybettiği enerji ve suyun takviyesi yapılırsa daha hızlı onarım meydana gelir.
Spor yaparken terleme yoluyla çok fazla su kaybedilir. Bunun sonucunda ise dehidrasyon adı verilen problem ortaya çıkar. Sıvı kaybı yaşayan sporcunun genel sağlık durumu olumsuz etkileneceği için performansı ve dayanıklılığı da düşer. Her profesyonel sporcu başarısını katlamak, en yüksek performans ritmini yakalamak ister. Bu hedefin gerçekleşmesi için beslenme, su tüketimi ve dinlenmenin yeterli seviyede tutulması gerekir.
Sporcu Beslenmesinde Kullanılabilecek Supplementler Nelerdir?
Sporcu diyeti belli bir spor dalı ile uğraşanlar için önem taşır. Bir sporcu için karbonhidrat, yağ, protein önemli besinlerdir. Karbonhidrat alımı vücut enerjisi için oldukça önem taşır. Tahıllar, meyve ve sebzeler karbonhidrat grubuna girer. Bir sporcu için kan şeker ve kasların gelişimi baz alınırsa karbonhidrat burada önem taşır. Yine vücut için alınması gereken protein de önem taşır bunun için yumurta, balık, et, tavuk, peynir ve süt gibi ürünler ön plana çıkar. Yağlar ise enerji depolama kaynağıdır. Yağlar A, D, E, K vitamini taşır. Bir sporcu vücudu da hareketli metabolizması için her zaman yağa ihtiyaç duyar. Bitkisel yağlar, tereyağı, süt ve yoğurt ürünlerinden bu takviye yapılabilir.
Sporcu diyeti için tüm bunların alınması onların sağlığı için de önem taşır her spor öncesi antrenmanları kapsayacak şekilde alınan bu besinler onların hareket halindeyken daha sağlam ve dinç kalmalarına yardımcı olur. Böylece ayrıca spor aktivitesi de tamamlandıktan sonra yine aynı şekilde bu besinlerle gerekli takviye yapılmalıdır. Sporcu vücudu ne kadar dinç ve enerjik olursa işinde o kadar başarılı olur. Bunu göz önünde tutarak beslenmelerine önem vermeleri gerekir. Özellikle kas ve kemik gelişimleri ne kadar güçlü olursa hareket alanları da o kadar geniş be başarılı olur. Bunun için alınan besinlere dikkat etmeliler.
Sporcu Diyetinde Karbonhidrat İhtiyacı
Sporcu diyeti için belli başlı maddeler öne çıkar. Bunlar arasında ön planda olan karbonhidratlar bir sporcu için oldukça önem taşır. Bir sporcu günlük olarak karbonhidratı düzenli olarak almalıdır. Her sporcuya bir uzman tarafından uygulanan günlük karbonhidrat alımı vardır. Özellikle profesyonel olan sporcular için bu daha fazla önem taşır. Karbonhidrat içinde genellikle şu yiyecekler sporcu için serbest olur. Bunlar balık, kırmızı et, yumurta, yoğurt, tereyağı, sebze ve meyvedir. Bunlar tüketim açısından serbest verilir. Ayrıca bir sporcu bunların yanında bazı şeyleri de tüketmemeli. Şeker, tahıl ürünler, trans yağlar, işlenmiş gıdalar sporcu için zararlı besin grubunu oluşturur.
Karbonhidrat diyeti ile normal bir kişi yaklaşık 4 ve 8 kilo arasında kilo kaybı yaşar. Sporcu diyeti için burada önemli olan şey sporcunun kendi öz kilosunu korumak ve standart kilo aşamasında kalmasını sağlamaktır. Bu diyette serbest yiyecekler içinde kendi günlük besininizi kendiniz belirleyebilirsiniz. Ancak yasak olan besinlerden de uzak durmalısınız. Aksi takdirde hedeflenen standart ölçütlere ulaşmak zorlaşır. Özellikle hareketli ve aktif olan bir sporcu için yasak besinlerden her zaman uzak durulmalı. Bu onların sağlığı için önem taşır. Böylece daha başarılı ve sağlıklı bir spor hayatları olur. Her sporcu bu diyet programını uygulayarak kilolarını muhafaza ederler. Bu yüzden karbonhidrat diyeti onların spor yaşamı için önem taşır.
Sporcu Diyetinde Protein İhtiyacı
Sporcu diyeti içinde yer alan protein gelişmiş bir besin ağına sahiptir. Önemli protein kaynakları olarak öne çıkan besinler arasında et, balık, tavuk, yumurta, peynir, süt ve kuru baklagiller gibi besinler vardır. Bu besinler bir vücut için önemli protein kaynağını oluşturur. Hele ki bu kişi bir sporcu ise onun için alınması gereken en önemli şeylerden birisi proteindir. Protein ağırlıklı besinlere günün her öğününde yer vermek bir sporcu için önem taşır. Protein sayesinde kişi kendini daha canlı ve enerjik hisseder. Kan akışı hızlanır. Hareket sahasında daha aktif ve rahat davranır. Bu da önemli müsabakalar için ayrıca önem taşır.
Yağ ve karbonhidratla birlikte alınan protein günlük olarak sporcu diyeti içinde yer alır. Günlük olarak atlanmaması gereken bir besin zincirini oluşturan protein vücut için önemli gelişimleri içinde barındırır. Özellikle müsabakaya çıkmadan önce alınan protein takviyesi ile kişi daha başarılı sonuçlara imza atabilir. Bir sporcu için vücudu uyuşuk olmamalı. Protein enerji açısından da önemli bir yapıya sahip olduğu için bu uyuşukluk ve hazımsızlık durumunu rahatlıkla ortadan kaldırabilir. Bunun için günlük beslenme diyeti içinde yer alan protein tüketimine önem vermek gerekir. Aksi takdirde bir sporcu için olumsuz sonuçlar da ortaya çıkabilir. Protein sadece sporcu için değil her insan için önemli bir besindir. Bu yüzden alınması öne taşır.
Sporcu Diyetinde Yağ İhtiyacı
Sporcu diyeti için alınması gereken yağ onun vücudu için önem taşır. Yağ ihtiyacını bir sporcu kuruyemişler, bitkisel yağlar, tereyağı, yumurta, süt ve yoğurt gibi besin değeri yüksek yiyeceklerden karşılayabilir. Bu yağ kaynakları ile sporcu vücut enerjisini rahatlıkla toplayabilir. Bunun için alınması gereken yağ oranı her gün diyet programı içinde verilir. Bu miktarı fazla geçmemek kaydı ile günlük ihtiyaçlar bu şekilde karşılanabilir. Özellikle enerji açısından ön plana çıkan yağ tüketimi bir sporcu için önem taşır. Bir sporcu her zaman diğer insanlara göre daha hareketlidir. Müsabaka ve antrenmanları da hesaba katılırsa daha aktif bir hayatı vardır.
Bu hareketlilik sporcuya yağ yakma sonucunu doğurur. Bunun takviyesi ise sporcu diyeti ile verilir. Sporcu kaybettiği yağ oranını anında tedarik etmediği zaman çalışmasında gerekli başarıyı alamaz. Bunun için uygulanan diyet programı her zaman önem taşır. Sporcu vücuduna iyi bakmakla yükümlüdür. Vücuduna ve sağlığına ne kadar iyi bakarsa o kadar çok başarılı olur. Bunun için gerekli olan şey alınan belli miktarda besin değerine önem vermektir. Bunlar arasında yer alan yağlar da bir sporu için ilk sıralarda yer alır. Onun kaybettiği enerji miktarı işte bu yağlar ile karşılanabilir. Bu yüzden alınması gereken yağ oranını geçmeyecek şekilde bu alanda gerekli olan besin takviyesi yapılmalıdır.

https://www.tugbayaprak.com/sporcu-diyeti-sporcu-beslenmesi/

https://www.youtube.com/channel/UCwKrvCOQii2Pza6bYva8Z9w
submitted by DiyetisyenTugbaYprk to u/DiyetisyenTugbaYprk [link] [comments]


2020.11.21 12:50 yuzenpipi İNSAN NE İLE YAŞAR - TOLSTOY (25DK) #3

!DİĞER BÖLÜMLERİ OKUMADAN BU YAZIYA BAŞLAMAYINIZ!
PART #1
PART #2
Sesini çıkarmayan uşak, yakalarını yüzüne çekti yine. Bey, yol konusundaki fikrini değiştirmedi; yarım mil kadar daha ilerleyip sola saptı, burada kuru yapraklı bir meşe dalı sallanıyordu. Bundan sonra rüzgârla yüz yüzeydiler. Kar atıştırmaya başladı. Bey kızağı kullanıyordu. Avurtlarını şişiriyor, soluğunu bıyıklarına boşaltıyordu. Uşak uyuyakalmıştı. Bir on dakika daha gittiler. Bey konuşmaya başladı. Uşak hemen gözlerini açıp sordu: “Efendim?..” Bey yanıtlamadı. Sürekli eğilip sağa sola bakıyordu. At ilerliyor, terleyen tüyleri parıldıyordu. Uşak: “Efendim?..” dedi tekrar. Bey öfkeyle ona öykünerek: “Ne efendimi?.. Hiç yol levhası yok; kaybolduk...” Uşak: “Bir de ben bakayım...” deyip kızaktan indi, kırbacı alıp atın soluna doğru gitti. Fazla kar yağmamıştı o yıl. Rahatça ilerleyebiliyordu. Yine de kimi yerlerde dizlerine kadar kara gömülüyordu. Çok geçmeden çizmelerinin içi karla dolmuştu. Ayağıyla, kırbacın ucuyla zemini yokluyor, yolu bulamıyordu. Geri döndüğünde bey: “Ne olacak şimdi?” diye sordu. “Buralarda bir şey yok, gidip şuralara da bakayım.” “Şuradaki leke neymiş, ona da bak...” İşaret edilen yere yaklaştı uşak; bomboş bir tarlaydı burası. Üstündeki karları silkeleyen uşak dönüp kızağa bindi. Emreden bir ses tonuyla: “Sağa gidelim; rüzgâr solumuzdaydı, şimdiyse yüzümüze çarpıyor; sağa döndürün arabayı.” Bey, uşağı dinledi. Biraz sağa doğru gittiler ama yol filan görünmüyordu. Rüzgâr hızını kesmemişti; kar yağmaya devam ediyordu. Kendinden hoşnut uşak: “Beyim, yolu kaybettik!..” dedi. Bey, karın altından seçilen siyahımsı sazları gösterip: “Şunlar nedir?” diye sordu. “Zaharof’un tarlasındayız. Yoldan çıkmışız demek.” “Yalan!” “Asla yalan söylemem. Zaten kızağın sesi bunu doğruluyor. Ünlü patates tarlaları burası; yapraklara, dallara bakın.” “Ne bela ama! Ne yapacağız?” “Doğruca gideceğiz; bir çiftliğe, ya da bir eve rastlarız herhâlde.” Bey, bu öneriyi de kabul etti. Bir süre daha gittiler. Tekerlekler karın dondurduğu yerlerde gıcırtılar çıkarıyordu. Tepeden inen kar, bazen öbekler hâlinde havalanıyordu. Anlaşılan, at epeyce yorulmuştu; terli tüyleri kıvrımlanıyor, karla kaplanıyordu; hızı epeyce düşmüştü. Ayağı sürçünce, bir yerlere takıldı. Bey de atın dizginini kıstı. Uşak: “Dur, serbest bırak da kurtulsun...” dedi kızaktan inerek. Sonra “hadi güzelim hadi...” diyerek atı gayretlendirmeye çalıştı. Hemen harekete geçti at, düştükleri çukurdan silkinip tek hamlede çıktı. Bey: “Neredeyiz biz?” “Biraz yürüyelim de öğreniriz nasıl olsa.” Bey, karlar arasında kütle hâlinde görünen bir yeri işaretle: “Goriçkino ormanı değil mi şurası?”
“Yanına gidersek ne olduğunu anlarız.” Rüzgârın oradan getirdiği yaprakları gören uşak, oranın orman değil, köy olduğu sonucuna varmış ama bunu nedense belirtmek istememişti. Biraz daha ilerlediklerinde, kavak ağaçlarını gördüler. Uşağın tahmini doğruydu. O kütle orman değil, kavaklıktı. Kuru yaprakları hışırdayıp duruyordu. Herhâlde bir hendeğin kıyısına dikilmişlerdi. Bilinmez sesler çıkaran bu ağaca yaklaştıklarında, at ön ayaklarını yukarı kaldırdı, bir yığına atlayıp döndü; yolu bulmuşlardı. Uşak: “Neresi olduğunu bilmesek de, bir yerlere geldik...” dedi. At, karla kaplı yolda ilerliyordu. Biraz ötede, bir depo duvarı çıktı karşılarına. Oradan döndüklerinde, yüzlerine vuran rüzgârla karlara daldılar. Önlerinde dar bir sokak ve iki ev vardı. Yoldaki karı rüzgâr yığmıştı ve aşılması zorunluydu. Bu engeli de geçince rahat biçimde sokağa daldılar. Evlerinden birinin duvarında, beyazlı kırmızılı iki gömlek, donlar, ayak dolakları rüzgârla dans edip duruyordu. Beyaz gömlek, yırtılacak kadar sallanıyordu. Uşak: “Uyuşuk kadın, şu çamaşırları neden toplamadı ki? Belki de hastalanmıştır!..” dedi. Köye girdiklerinde rüzgâr aynı hızla esmeye devam ediyordu. Yolun her tarafı karla kaplıydı. Ama köyde ilerledikçe havanın yumuşadığı, şenlendiği hissediliyordu. Bir evin avlusundaki köpek ürüyor, kürkünü başına çeken bir kadın, bir evin eşiğinde durmuş geçen yabancılara bakıyordu. Köy ortasında bir yerlerden, genç kızların söylediği şarkıların sesi geliyordu.
Rüzgâr burada gücünü yitirmiş gibiydi. Dolayısıyla kar da fazla yığılmamıştı. Bey: “Burası Grişkino olabilir...” dedi. “Evet, orası!” Grişkino adlı köye gelmişlerdi. Sola fazla sapıp ters yönde on mil ilerledikleri hâlde, varmak istedikleri yerin uzağına düşmemişlerdi. Asıl gidecekleri yer olan Goriçkino buradan on mil uzaktı. Köyde iri yarı biriyle karşılaştılar. Adam atı durdurup “Kimsiniz?” diye sordu ve beyi tanıyınca oklardan birine yapıştı, kızağa kadar ilerledi. Bu adam, herkesin tanıdığı ünlü bir hırsızdı. Beye seslenip: “Hayrola, bu havada ne işiniz var burada?” Uşak, adamın votka koktuğunu hissetti. “Goriçkino’ya gitmek istiyoruz...” “Ne kadar da uzağa düşmüşsünüz! Malakovo’dan sapacaktınız.” Bey: “Ne yapalım, yolumuzu kaybettik!..” Hırsız, hayvanı inceleyerek: “Güzel bir at!” dedi ve atın kuyruğunun gevşeyen düğümünü sıkılaştırdı. “Geceyi burada geçirmek ister misiniz?” “Hayır, biz yolumuza gidelim.” “Peki. Sen de kimsin? O, o, Nikita!” “Benim ya; hiç değilse artık yolumuzu kaybetmesek...” “Niye kaybedesiniz! Geri dönüp sokak boyunca ilerleyin, hiç sola bakmadan, ana caddeye gelip sağa dönün.” Uşak: “Nereden sağa sapacağız?”
“Bir çalılıkla karşılaşacaksınız, onun karşısında bir kazık çakılı; bol yapraklı bir meşe ağacı göreceksiniz, oradan sapın.” Bey, ata geri manevra yaptırdı, kızak tarif edilen yola döndü. Peşlerinden: “Ama kalsaydınız daha iyi olurdu...” diye bir ses geldi. Bey, seslenişe kayıtsız kalıp atı hızlandırdı. Ormandaki düz yoldan on mil gidecek olmasını dert etmiyordu. Kar da durmuştu. Geldikleri yolun ters tarafındaydılar şimdi. Kenarda köşede öbeklenmiş gübre yığınları görülüyordu. Çamaşır serili avlunun önünden tekrar geçtiler. Beyaz gömlek sadece bir koluyla seriliydi. Uğultular içindeki ağaçları buldular, şimdi tarlaların ortasındaydılar. Rüzgâr giderek hızını arttırıyordu. Yol, yağan karla kaplanmıştı. Yön tayini, sadece çakılı kazıklarla saptanabilirdi. seçilemiyordu. Fakat kuduran rüzgârdan onlar bile Bey sürekli gözlerini kapatıyor, çevresini görebilmek için sağa sola dönüyordu. Ama aslında yaptığı iş, kendini ata teslim etmekti. Bir on dakika daha gittiler; önlerinde bir karartı gördü. Onlarla aynı yöne gidenler vardı. At, onlara yetişti ve ayağıyla kızağın arkasına vurdu. Kızaktakiler: “Yana çekip, öne geçin!” diye bağırdılar. Bey, kızağı öne geçirdi. Diğer kızakta üç erkek, bir de kadın oturuyordu... Köydeki bayram eğlencesinden dönüyorlardı. Bir köylü, elindeki sopayla atın sağrısına vuruyor; diğer ikisi kollarını sallayarak bağırışıyordu. Kadın, kürkünün içine büzülmüş, karla kaplı hâlde kızakta oturuyordu.
Bey: “Neredensiniz?” diye sordu. Bazı sesler: “A...” “Nereden?..” Köylünün biri bütün sesiyle bağırdı, tek kelimesi dahi anlaşılmadı. Diğer köylü: “Hadi hızlanalım; onları öne geçirtmeyelim...” dedi. Atın sırtında bir kırbaç sakladı. Bey: “Zil zurna sarhoş bunlar...” Kızaklar çarpıştı, neredeyse birbirlerine geçeceklerdi. Ayrıldılar... Köylülerin kızağı geride kalmıştı. Uzun tüylü, fırlak karınlı sıskacık hayvan, bütün gücünü harcayıp zorlukla ilerleyebiliyordu. Amansızca sırtına inen kamçıdan sakınmak için hızlanıyor, ayakları karlara batıyordu. Zavallı hayvan bir anda yavaşlayıp geride kalmıştı. Uşak: “Fazla votka içmenin sonu... Zavallı hayvanı öldürecek bu sarhoşlar!” dedi. Güçsüz kalmış hayvanın soluğunu, sarhoşların konuşmalarını duya duya biraz daha ilerlediler. Hemen sonra, bu sesler de duyulmaz oldu. Rüzgârın uğultusundan başka ses yoktu artık. Bu karşılaşma beyi oyalamış, güvenini arttırmış, kendini tamamen ata bırakmıştı. Uşak yapacak iş bulamadığı zamanlardaki gibi, uyuklamaya, yorgunluğunu gidermeye başladı. At ansızın durdu. Uşak neredeyse yere kapaklanacaktı.
Bey: “Yine başladık...” dedi. “Neye?..” dedi uşak. “Yol kazıkları yine görünmez oldu. Yolu kaybettik.” Uşak: “Öyleyse bulalım...” diyerek kızaktan indi, epeyce ötelere yürüdü. Dönüp geldiğinde: “Oralarda yol falan yok. Belki önümüzdedir...” dedi. Karanlık bastırıyordu. Kızağın kar küreyen aleti işini yapıyordu. Bey: “Hiç değilse o köylülerin sesleri duyulsaydı...” Uşak: “Gelip bize yetişemediklerine göre, yoldan hayli uzakta olmalıyız. Belki de onlar yollarını şaşırdılar.” Bey: “Ne tarafa gitmeliyiz sence?” “Bence ata bırakalım. Bizi sadece o kurtarabilir. Dizginleri bana verin.” Eldivenli elleri iyice üşüyen bey, dizginleri uzattı. Uşak bu dizginleri sadece elinde tutmakla yetindi, zeki hayvan kulaklarını dike dike dönmeye koyuldu. Uşak, sevgiyle: “Cin gibidir bu at, cin gibi...” Yarım saat geçmeden önlerinde bir orman, kaya ya da hayalet belirdi. Sağ yanlarında yolda kızakları seçmeye başlamışlardı. Bey: “Galiba yine Grişkino’ya geldik...” dedi. Sol yanda aynı depo duvarını görüyorlardı ve biraz ötede ipe serili çamaşırları...
Aynı dar sokak, aynı gübreler, köpek ulumaları. Karanlık bastırmış, evlerin ışıkları yakılmıştı. Bey, atı tuğla duvarlı büyücek bir evin önünde durdurdu. Uşak, masada içki şişeleri gördüğü evin penceresine kırbacının sapıyla vurdu. “Kim o?” diye seslenildi içeriden. “Komşu köydeniz. Kapıyı açar mısın?” Birkaç dakika sonra açıldı evin kapısı; uzun boylu, ağarmış sakallı, bayramlık beyaz gömlekli, kürklü bir ihtiyarla kırmızı gömlekli deri eldivenli bir genç belirdi kapıda. İhtiyar: “Oo Vasili, sen ha?” “Evet. Yolumuzu kaybettik. Buraya ikinci gelişimiz bu...” “Acayip...” deyip yanındaki gence: “Durma, git kızağın kapısını aç” dedi. “Hemen!..” diyen genç koşup gitti. Bey: “Geceyi burada geçirmeyi düşünmüyoruz...” dedi. İhtiyar: “Karanlık çöktü; bu havada nereye gideceksiniz!” Bey: “Kalmayı ben de isterdim ama işim acele.” “Yine de gelin hele, birazcık nefes alırsınız.” “Peki. Havanın daha çok kararacağı yok. Ay da çıkar belki.” Uşağına dönüp, “Ne dersin, biraz oturalım mı?” diye sordu. “İyi olur...” beyim. Bey, ihtiyarla birlikte içeri girdi. Genç, kızağın kapısını açtı, atı içeri aldılar; kirişlere tünemiş tavuklarla horozlar gıdaklamaya, koyunlar tırnaklarını yere sürtmeye, köpek de bu yeni ziyaretçiye şaşıp havlamaya başladı.
Uşak, bütün ahır sakinlerine iltifatlar ediyordu. Tavuklardan özür diledi, koyunları azarladı, köpeğe de dostluk teminatı verdi. Üzerindeki karları temizleyip: “Artık işimiz yoluna girdi...” diyordu. Yanındaki delikanlı: “Bunlar evimizin ermişleri; keramet sahibidirler.” “Ne ermişi?” Öteki sırıtarak: “Polsen böyle yazar: Hırsız eve sessizce girer, köpek ulumaya başlar: ‘Uyan!..’ demektir bu. Horoz, sabaha karşı öter: ‘Artık kalk!’ demektir bu. Kedi yalandığında, ‘Konuğun var; ikramda bulun!’ anlamındadır.” Bu delikanlı yazamıyor ama okuyabiliyordu. Polsen’i ezberlemişti; hem tek kitabı da o idi. Biraz kafayı çektiği günlerde, uygun bir şeyler bulup anlatmaktan hoşlanıyordu. Uşak: “Öyledir...” dedi. “Sen de epeyce üşümüşsündür...” dedi delikanlı. “Evet.” Avludan geçip eve girdiler. Beyle uşağı, kasabanın maddi durumu yerinde olan adamlarının birinin evindeydiler. Adam, oldukça büyük beş parça arazinin sahibiydi ve bunlar dışında da işlemek için tarla kiralardı. Ahırlarında altı at, üç inek, iki buzağı, yaklaşık yirmi de koyun vardı. Ev sakinlerinin sayısı yirmi üç kişiydi; kızlarının dördü evliydi ve altı torun -delikanlı da torunlardan biriydi ve evli tek torun o idi- iki torunun torunu, üç yetim, çocuklu dört gelin... Köyde birbirinden kopmadan yaşayan tek aileydi bu. Ama sık sık rastlandığı gibi, anlaşmazlık önce kadınlar arasında baş göstermiş, zamanla mirası bölüşmeye kadar varmıştı. İki oğul, Moskova’da suculuk yapıyordu; diğeri ise askerdeydi. Şu anda evde ihtiyarla karısı, bayram dolayısıyla kentten köye inmiş olan büyük oğulları, kadınlarla çocukları, bir misafir ve bir de komşuları bulunuyordu. Bey siyah kürküyle masada, Meryem heykelinin altında oturuyordu. Nemli bıyıklarını emiyor, keskin gözleriyle çevresini izliyordu. Beyin haricinde masada, ağarmış sakallı, saçsız, beyaz gömlekli bir ihtiyar; kentten gelen büyük oğul, evdeki diğer oğlu, komşu, zayıf yüzlü bir köylü vardı. Yemeklerini yemişler, semaverin kaynamasını bekliyorlardı. Çocuklar yatıyordu; kadınlardan biri beşiğin yanına uzanmıştı. Yüzünün her yeri buruşuk olan evin hanımı, beyin çevresinde hizmet için dönüp duruyordu. Uşak, odaya girdiğinde kadın, beyin bardağına votka koyup “Buyurun, için...” diyordu. Üşümüş, yorulmuş olduğu böyle bir zamanda içki bardağının ışıltısı, boğaz yakan kokusu, uşağı epeyce etkilemişti. Alnı kırıştı, başlığını, paltosunu silkip odada kendi başınaymış gibi yüzünü ikonalara çevirip selam vererek masaya dönüp paltosunu çıkarmaya başladı. Büyük kardeş, adamın buz tutmuş bıyıklarına bakıp: “Kara bulanmışsınız...” dedi. Uşak, bir daha silktiği paltosunu bir çiviye asıp masaya yaklaştı. Neredeyse bardağı tutup lezzetli içkiyi yudumlayacaktı ki beyine bakıp içmemek için verdiği sözü hatırladı. Çizmelerini bile içki parası için sattığını, çocuğuna baharda bir tay alacağını düşündü ve kendini tutup:
“Sağ olun, içmiyorum deyip...” cam kenarına ilişti. Büyük kardeş: “Neden içmiyorsunuz?” Uşak gözleri yerde: “İçmiyorum; hepsi bu...” dedi ve yüzünün buzlarını temizlemeye başladı. Bey, elinde bir parça ekmekle: “Ona iyi gelmez içki!” dedi. Evin kadını: “Çay içersiniz öyleyse; üşümüşsünüzdür deyip...” kadınlara, “Çay için ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Gelinlerden biri, fokurdayan semaveri bir bezle kurulayıp masaya kadar zorlanarak kaldırdı. “Çay hazır...” dedi. Bey, yollarını nasıl şaşırdıklarını, iki defa aynı köye geldiklerini, sarhoşların oturduğu bir kızakla karşılaştıklarını anlattı. İhtiyar, şaşkın bir hâlle, yolu nerede, nasıl şaşırdıklarını, sarhoşların kimler olduğunu ve doğru yolu nasıl bulacaklarını söylüyordu. “Molçanovka’ya kadar rahattır yol. Bir çocuk bile kaybolmaz orada. Ama tam zamanında dönmek gerek. Çalılığın hemen önünde.” Yanındaki köylü: “Ama kayboldular işte!..” İhtiyar kadın üsteliyordu: “Gece burada kalırsınız. Kadınlar size şilte sersinler” diyordu. İhtiyar adam: “Sabah erkenden yola çıkarsınız.” Bey: “Mümkün değil dostum, acele işlerim var.”
Ağaçlığı ve kendisinden daha fazla acele edecek alıcıyı düşünüp: “Kimi zaman bir saatte kaybolan bir şeyi, bir yılda ele geçiremezsiniz...” dedi. Uşağına: “Gideriz, değil mi?” diye sordu. Uşak, yanıt vermekte acele etmedi; sakalı bıyığıyla ilgilenmeyi sürdürdü. Sonunda renksiz bir sesle: “Yolu bir daha şaşırmamak koşuluyla!” dedi. Yüzünün kanı çekilmiş gibiydi; tek düşündüğü şey içkiydi. Çay kesmezdi onu; hem çay da dağıtılmamıştı. Bey: “Bütün mesele dönülecek yeri bulmakta; sonra bir daha kaybolmayız...” dedi. Uşak, sonunda uzatılan çay bardağını alıp: “Peki bey; siz bilirsiniz...” dedi. Bey: “Çayı içip yollanalım hemen!” Uşak susup başını salladı. Çayı tabağına döküp, dumanında ellerini ısıttı; ağzına küçük bir şeker parçası koyup, ihtiyarları bir daha selamladı. Bey: “Biri bize oraya kadar eşlik etseydi...” dedi. Büyük oğul: “Olur...” deyip delikanlıyı göstererek “Kızağı hemen hazırla...” dedi. Bey: “Aslan evladım, hadi götür bizi...” dedi. Delikanlı bir çiviye astığı şapkasını alıp gülümseyerek fırladı. Bu sırada, uşağın gelmesiyle bölünen konuşmaya tekrar geçildi. İhtiyar, oğullarının bayram armağanlarından yakınıyor: “Ana babalarını ne çabuk unutuyor bu gençler.” diyor komşu: “Ya, öyle azizim! Onların hayrı sadece kendilerine. Diyyemkin’i duydun mu? Babasının kolunu kırmış...” diye ekliyordu. Uşak, kulak kesilmiş dinliyor, kendisi de bir şeyler söylemek istiyordu; ama içtiği çayla ilgileniyor, sadece başını sallıyordu. Art arda çay içiyor, gevşiyordu. Sohbet kendi yolunda ilerliyor; arazilerden, miraslardan söz ediliyordu. Bu sözler öylesine söylenmiş sözler değil de evin içinde bulunduğu durumla ilgiliydi. Büyük oğlu malların bölüşülmesini istiyordu. Üzüntü verici bu sözler bütün aileyi etkiliyordu. Ailevi konuları da yabancıların yanında konuşmaktan kaçınmadılar. Evin beyi, ömrü oldukça buna izin vermeyeceğini çünkü şimdi rahat yaşadıklarını fakat malları paylaşırsalar, ailenin yoksul düşeceğini söylüyordu. Komşu da onu destekleyerek: “Bakın Motoveyeflere” dedi, “Durumları iyiydi; arazileri bir bölüştüler, duman oldular.” İhtiyar, oğluna: “Senin de istediğin bu mu?..” dedi. Oğlu yanıt vermedi. Kasvetli bir sessizlik çöktü ortalığa. Arabayı hazırlayan genç, odaya girip son sözleri duymuştu. “Polsen’de böyle bir hikâye vardır; bir baba evlatlarına bir süpürge gösterip bunu koparana aşk olsun” der. Çocukları sırayla bunu dener ama başaramazlar; ancak sapları birbirinden bir ayırdınız mı hemen kopar. Bu iş de böyle...” dedi.
Bey: “Biz gidelim artık. Malları paylaşma işinde dediğini yap dostum. Ailenin büyüğü sensin. Bölge hâkimine git; ne yapman gerektiğini öğren.” “O da başka bir dert; konuşur, başından savar. Şeytanın tekidir o; kimseye bir faydası olmaz.” Uşak, beş bardak çay içtiği hâlde, daha da içmek ister gibi görünüyordu. Ama semaverde çay kalmamış; bey, paltosunu giymeye başlamıştı. Kendisi de kalkıp çentiklediği şekeri ağzından çıkardı; terli yüzünü sildi, kürkünü giyip derince bir iç çekti. Ev sahipleriyle vedalaşıp sıcak, aydınlık odadan soğuğa çıktı. Kapı çatlaklarından rüzgâr esiyordu. Avluya çıktı; kürke sarınmış delikanlı, avluda atın yanında gülümseyerek Polsen’den bir şeyler okuyordu: “Karlar fırtınada uçuşuyor; bazen bir hayvan, bazen bir çocuk gibi inleyerek...” Uşak, başını sallayıp onayladı onu; elleriyle dizginleri ayırdı. İhtiyar, elinde bir fenerle beyi yolcu ediyordu. Ortalığı aydınlatsın diye feneri verandaya koyar koymaz rüzgârla söndü. Avludan bakıldığında bile, tipinin çoğaldığı görülüyordu. Bey: “Ne de kötü hava!” diye söylendi. Kalsa daha iyi ederdi belki; ama mümkün mü?.. İşi bekleyemezdi. Zaten hazırlanmıştı. Bu işin de üstesinden gelirdi...” Evin beyi, kalsalar daha iyi olacak diye düşünüyordu ama o üzerine düşeni yapmış, kalmalarını önermişti. “Belki de benim yaşım geçtiği için böyle korkuyorumdur...” diyordu. Delikanlı tehlikeden yılmıyordu. Her yeri avucunun için gibi biliyor, sık sık şiirler okuyordu kendi kendine.
Uşak, gitmeyi hiç istemiyordu ama uzun zamandır beylerin buyruğuna uyup kendi düşüncelerini hesaba katmadan yaşamaya alışkındı... Gidenleri kimse vazgeçiremedi. Bey, adımlarına ve bastığı yere dikkat ederek kızağa yaklaştı; ortalıkta hiçbir şey net olarak görülemiyordu. Kızağa binen bey, dizginleri alıp delikanlıya: “Sen önümüze geç...” dedi. Delikanlı, geniş kızağında diz çökmüş hâlde atını ilerletti. Öndeki hayvanın kokusunu alıp kişneyen atları Doru da onun ardına takıldı. Her iki kızak da yoldaydı. Deminki yollarına vurmuşlardı. Asılı çamaşırların, kar altındaki deponun, rüzgârın önünde eğilip savrulan ağaçların önünden geçtiler. Karla kaplı bir denizin içine bir daha daldılar. Rüzgâr öyle hızlı esiyordu ki atları önünde başeğdirmeye zorluyordu. Delikanlı, bakımlı atını coşturuyor, Doru da ona yetişmek için uçarcasına koşuyordu. Bu hâlde bir süre gittikten sonra delikanlı döndü; rüzgârdan anlaşılmayan bir şeyler söyleyerek kızağına geriye manevra yaptırdı. Delikanlı sağa yönelmişti. Bu ana kadar sağlarından esen rüzgâr artık yüzlerine çarpıyordu. Karlar arasında lekeler görünüyordu: Çalılıklar... Delikanlı: “Hoşçakalın...” dedi. “Teşekkürler.” Delikanlı yine Polsen’den dizeler okuyordu; bu arada tipi her yeri karartıyordu... Bey: “Bu genç, şair midir nedir?” diyordu.
Uşak: “İyi çocuk; gerçek bir Rus...” dedi. Hızlanmışlardı. Uşak, kürküne öyle sarınmıştı ki boğazına kadar kürke gömülü gibiydi. İçinin sıcaklığını dışarı vermemek için ağzını bile açmıyordu. Önde Doru’nun sallanan sağrıları ve düğümlü kuyruğu rüzgâr yönüne vuruyor, kızağın dümdüz uzanan oklarına sürekli kanıyor, bunları yol izleri sanıyordu. Kimi zaman yol kazıklarına da rastlıyorlardı. Doğru yoldaydılar. Bey, dizginleri, ata yönünü doğru bulduracak biçimde tutmak istiyordu. Dinlenen hayvan biraz gönülsüzleşmişti. Bey, bir iki defa çekti dizginlerini. Uşak: “İşte orada bir kazık, bir tane daha...” diye sayıyordu içinden. Gözlerini bir anda önündeki bir karartıya çevirip: “Şurası da orman olmalı!” dedi. Oysa sadece bir çalılıktı orası. Geçip yarım mil daha ilerlediler. Hemen sonra ne görseler iyi?.. Ne yoldan, ne de kazıklardan eser var. Bey: “Orman şuralarda olmalı...” dedi içinden. İçtiği votkayla çay, başını döndürüyordu. Atı sürekli dehliyordu. Akıllı ve korkusuz at, kendisine işaret edilen yönde gidiyor, asıl yolun burası olmadığını sezinliyor gibiydi. Bir süre daha gittiler; ama ne orman, ne yol... Bey, atı durdurup: “Yine kaybolduk!” dedi. Uşak, sesini çıkarmadan indi kızaktan. Sıkıca kürküne sarınıp doğruca ormana girip gözden kayboldu. Sonunda dönüp geldiğinde beyin elinden dizginleri kapıp: “Sağa yönelelim...” dedi. Bey, itirazsız bir tavırla onayladı bunu.
Uşak: “Haydi güzelim, biraz daha dayan!” dedi ama hayvancağız kayıtsız kalıyor, gitmiyordu. Uşak, kızağın önüne astığı kamçıyı alıp ata indirdi. Kötü davranışlara alışkın olmayan hayvan, epey güç harcayıp tırısa geçti ama bir süre sonra tekrar yavaşladı. Karanlık öyle çökmüştü ki atın başı bile zor seçiliyordu. Kızak kimi zaman duruyor, geriye doğru kayıyordu. Uşak, dizginleri bırakıp tekrar yere indi ve atın neden durduğunu anlamak için öne yürüdü. Birden ayağı kaydı ve aşağı yuvarlandı. Sakin olmaya çalışıyor, “Dur!” diye bağırıyordu. Ama rüzgârın kar yığdığı çukurun dibine düşünceye dek tutunacak dal bulamadı. Çukurun ağzına biriken karlar da bu düşüşün etkisiyle üstüne boşaldı. Her yerini örtmüştü kar. Kara ve çukura lanetler savurarak: “Bana bunu da yaptınız ha!” diyerek çırpınıyordu. Bey: “Neredesin?” diye sesleniyordu. Uşağın ona yanıt yetiştirmekten daha önemli işleri vardı; üstündeki karları temizliyor, kamçısını aranıyordu. Nice zahmetlerden sonra, bulunduğu yerden tırmanarak kurtuldu; ancak ne at vardı ortalarda, ne de bey... Bayırdan, rüzgâr yönünde ilerledi. Yüzlerini görmediği hâlde, atın kişnediğini, beyin bağırışlarını duydu. “Geliyorum, geliyorum...” diye seslendi ata. Kızağın yanına varamadan ne atı, ne de adamı seçebildi. Bey: “Nerelere gittin?.. Aptal adam. Kızağı çevir de Grişki-no’ya dönelim.”
Uşak: “Grişkino’ya gitmeyi ben de isterim; fakat nasıl gideceğiz? Önümüzde öyle bir çukur var ki, bir düşen kurtulamaz. Bey: “Burada kalacak değiliz ya!” dedi. Uşak sessizce yaklaştı kızağa. Arkasını rüzgâra verip çizmelerini çıkardı, içindeki karları temizledi. Biraz saman alıp sol ayak tekinin deliğini tıkadı. Bey susmuş, kendini uşağına bırakmıştı. Birlikte kızağa bindiler. Atın dizginlerini çevirip çukur yönünde gitmeye başladılar. Yüz metre kadar ilerlemişlerdi ki at zınk diye durdu. Başka bir çukurun önündeydiler. Uşak tekrar indi, bir geçit aradı. Uzunca sayılacak bir zaman geçtikten sonra tekrar dönüp geldi. “Beyim, nasılsın?” diye sordu. “Şimdilik iyiyim; bir geçit bulabildin mi?” “Ne bende, ne de hayvanda derman var.” Bey: “Şimdi ne yapacağız?” “Biraz daha bekleyin...” deyip tekrar gitti ama hemen döndü. Atın önüne geçip: “Ardımdan gel güzelim!..” diyerek sağa yöneldi. Atın dizginlerini çekip karlar arasındaki çukura sürdü. Önce itiraz eder gibi oldu hayvan ama bunca karı geçebileceğini düşünüp öne fırladı; başaramayıp boynuna kadar karlara battı. Uşak, kızakta oturan beye: “Kızaktan inin, efendim...” dedi ve oklardan birini tutup kızağı itmeye başladı. Kızak, atın böğürlerine kadar çıktı. Ata seslenip: “Zor olduğunu biliyorum güzelim ama ne gelir elden? Ha gayret!” Hayvancağız tekrar gayret etti; yararsız...
Uşak: “Burada da duramayız ki, azizim!” dedi ata. At, başıyla onayladı bu sözleri; gayrete gelip sıçradı. At, nice uğraştan sonra kar geçidini aşabilmişti. Zor bela nefes alıyor, aksırıp tıksırıyordu. Beyin, adım atmaya hâli kalmamıştı. Güçlükle gelip kızağa yığıldı. Bey, kızağa yerleşirken uşak, dizginleri tutup biraz aşağı çekti. Karla kaplı çukurdan kurtulmuşlardı. Rüzgâr hızını kesmemişti. Bey biraz soluklandıktan sonra, kızaktan inip ne yapacaklarını sormak için uşağın yanına gittiğinde tipinin ortasındaydılar. Zorunlu kalıp yere çömeldiler ve rüzgârın kesilmesini beklediler. Doru da kulaklarını düşürüyor, başını sallıyordu. Rüzgâr biraz yavaşlayınca uşak, eldivenlerini çıkarıp ellerini hohlayarak atı rahatlatmak için gemlerini çıkarmaya, kemerlerini toparlamaya başladı. Bey: “Ne yapıyorsun?” diye seslendi. Uşak: “Atı çözüyorum. Başka ne yapayım ki? Hiç dermanım kalmadı.” “Yola devam etmeyecek miyiz?” “Nereye, hangi yolla? Bakın, hayvancağız da neredeyse çatlayacak. Geceyi burada geçireceğiz. Başka çare yok.” Bey: “Soğuktan donarız burada.” “Olabilir ama ne gelir elden!” Bey karlarla uğraşırken oldukça ısınmıştı; fakat burada geceleyeceklerini öğrendiğinde, tüm bedenini bir ürperti sardı. Rahat mıdır diye düşünüp kızağa geçti. Sigara ve kibrit çıkardı. Uşak atla ilgileniyor; koşumları çıkarıyor, onu gayrete getirecek sözler söylüyordu: “Davran benim güçlü yiğidim, yemini de veriyorum şimdi.” Ancak bu sözlerinin atın endişelerini dağıtmaya yetmediğini gördü. Sadece biraz yulaf yedi ama şimdi yemek yiyecek zaman olmadığını göstermek ister gibi geri bıraktı. “Şuraya bir işaret koyalım...” dedi uşak. Kızağın yönünü rüzgâra çevirdi; okların uçlarını birbirine bağladı. “Tamam...” dedi. “Kara batar da ölürsek, biri şu okları görüp gelip bizi kurtarır. Atalarımız da böyle yaparlarmış.” Bey, ne kadar uğraşsa da sigarasını yakamıyordu. Nihayet bir kibriti tutuşturmayı başarıp birini yaktı, dumanını istekle ciğerlerine çekti. Ama rüzgâr, elinden sigarasını alıp götürdü. Bir iki yudum tütünden öyle keyif almıştı ki! Kararlı bir sesle: “Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Sana da bir bayrak yapayım...” dedi uşağa. Demin kızağın içine attığı mendili aldı. Okların bağlandığı kemerlere yetişebilme amacıyla kızağın ön kısmına geçti ve mendili oraya bağladı. Rüzgâr şiddetle bayrağı sallamaya başladı. Tekrar kızağa binen bey: “Bu da tamam!” dedi. Keşke buraya ikimiz sığabilseydik! “Beni merak etmeyin ama atı örtmek gerek, tere batmış!” deyip beyin altından bir örtü aldı. “Böylece sen de korunmuş olursun..” dedi ata sevgiyle. Kızağın yanına gelip beye: “Şu örtüye ihtiyacınız yok...” dedi. Örtü ve biraz saman alıp kızağın arkasına geçti, karda bir çukur kazdı; samanları yere serdi.
Başlığını iyice çekip kürküne sarınarak samanların üstüne oturdu. Bey göz ucuyla uşağını izliyor, yaptıklarına dudak büküyordu. Köylülerin bir cahil sürüsü olduğunu düşünürdü hep. Kızağın içine saman serdi, yan tarafına uzandı. Uykusu yoktu, sürekli aynı şeyi düşünüyordu: Kazandığı veya kazanacağı parayı... Tanıdığı zenginleri, zenginliğin yollarını... Almaya niyetlendiği koruluğu ne kadar önemliydi! Bundan bir servet yapabilirdi: “Meşe ağacından iyi kızaklar yapılır, tabii keresteden de, odundan da...” Yaptığı hesabın sonunda yıllık gelirinin on iki bin ruble olduğunu görüyordu: “Ama ben yine de orayı almak için on bin ruble vermem. Sekiz bine anlaşırım... Üç bini peşin; hele paranın ucunu görsün bir...” Elini paranın bulunduğu cebe attı, para yerindeydi. “Yolu nasıl kaybettik. Orman buralarda; bir baraka falan olmalı. Nedense hiç köpek sesi de gelmiyor...” Dışarının sesine kulak kabarttı; rüzgârın sesinden başka ses yoktu. “Böyle olacağını bilseydim, köyde kalırdım ama önemli değil, sadece bir gün kaybetmiş oluruz. Bu kadar kötü bir havada kimse bu yola girmeye cesaret edemez!” Ayın dokuzunda kasaptan para alacağını düşündü: “Buraya gelmek istiyordu. Beni bulamayacak. Evdeki kadın, ayağımıza kadar getirilen parayı bile almayı beceremez. Cahil bir kadın. Ne yapması gerektiğini bilemez...” Önceki gün ziyaretlerine gelen kaymakama da karısının gereken misafirperverliği göstermediği geldi aklına. “Kadın işte! Zaten görüp bildiği ne ki! Hem, anamın babamın zamanında evimiz neydi ki? Bir samanlık, bir de aşevi... Ama ben bu on beş yılda neler neler kazandım; bir dükkân, iki meyhane, değirmen, buğday ambarı, tarlalar, saç damlı, arabalıklı kocaman bir ev... Bugünlerde herkes kimden söz ediyor: Benden. Niye? Sürekli çalışıyorum da ondan. Kimselere benzemem ben. Yağmur demem, çamur demem çalışırım. Para havadan kazanılabilir mi? Yoo, ter dökeceksin. Böyle, yollarda geceleyeceksin, gözünü bile kırpmayacaksın!” Giderek kurumlanıyordu. “Sanırlar ki insan asil olursa bir şey olur. Ahmaklar! Mironoflar servet yaptı. Niye?.. Çalıştılar! Yeter ki sağlığım yerinde olsun.” Mironofların zenginliği hakkında birileriyle konuşmayı öyle istiyordu ki! Ama kimi bulacaktı? Ne diye köyde kalmamıştı sanki? Zekâsını gösterip övünürdü. Rüzgâra kulak kesildi... Kalkıp çevresine bakındı. Beyaz bir karanlığın içinde, atın sadece başını, kuyruğunu görebiliyordu; gerisi yalnızca kar... “Ne ettim de dinledim şu uşağı... Yola devam etmeliydim. Ne de olsa bir yerlere varırdık. En azından Griçkino’ya döner, ihtiyarın evinde uyurdum. Oysa şimdi bütün gece burada perişan olacağım; ama hayatta zevk var mı ki? En iyisi çalışmak... Bir sigara daha yaksam...” Cebinden sigara çıkardı, fazla kibrit harcamamak için iyice sindi; birkaç denemeden sonra yaktı. İçini bir sevinç sardı. Sigarayı kendisi değil, rüzgâr içtiği hâlde, üç-beş nefes çekince rahatladı. Yeniden uzandı ve iyice örtündü. Geçmişi düşündü ve kazanacağı paraların hayalini kurmaya başladı yine. Birden aklı bulandı; bedeni uyuştu. Bir sallantıyla silkindi; at altından saman mı çekmek istemişti acaba? Ya da içinden gelen bir sallantı mıydı? Kalbi öyle şiddetle atıyordu ki kızağı titretiyor gibiydi. Gözlerini araladı.
KESİNLİKLE TOLSTOY'UN HAYATININ ÖZETİNİ OKUMALISINIZ
submitted by yuzenpipi to yazarturk [link] [comments]


2020.11.18 21:34 ALLAHSIZBRUH31 DEDEME TARİHİ OLAYLARI SORDUM VE VERDİĞİ CEVAPLAR

Dedem Galatasaray Lisesi mezunu, Beyoğlu'nda yaşayan, hemen hemen Türkiye'de yaşanmış her olayı görmüş biri. Dedemin babası fabrika müdürü, onun babası ise Osmanlı'da ilmiye sınıfında, tahsil görmüş biriydi.
Dedem gün gün yaptığı harcamaların, yaşanan olayların kaydını tutan, açık görüşlü, serbest piyasacı ve ailesi ile bilgi alışverişi yapmış, İstanbul kültürüyle büyümüş biri olduğu için ona birkaç soru sordum, cevaplarını paylaşacağım. ----------------------------
1-) Ermeni Soykırımı yaşandı mı?
''Ben bu olayları görmedim, dolayısıyla insan taraf tutar, ben de kendi tarafıma meyilli olurum, bu yüzden bu konuda sözümün kıymeti yoktur. Ama babam ve dedemden duyduklarımı aktarabilirim.
Öncelikle Dünya savaşı ile Kurtuluş savaşı dönemini ayırmak lazım, 1915'de Rusya'nın rejmi değişmemişti ve saldırgan taraftaydı. Ruslar bölgedeki Ermenilere ordu veriyor ve bölgedeki köyleri yağmalıyorlardı.
Van, Bitlis, Erzurum civarında Rus ordusu, köylere girip katliam yapıyordu. Ermeniler o bölgede kaldığı sürece Ruslar Ermenilerden güç bulup, katliamlara devam edebilirdi. Bu yüzden Ermenileri sürdük.
Ben Ermenilere soykırım yaptığımızı düşünmüyorum ama ölenler ve haksızlığa uğrayanlar çok oldu. Özellikle tehcir edilen Ermenilere Kürt çeteleri saldırıp, mallarını alıyor ve öldürüyordu. Yolda açlıktan ölenler de çok oldu.''
2-) Topal Osman katil miydi?
''Topal Osman tetikçiydi, katildi, oluk-oluk kan akıttı. Samsun'da, Trabzon'da, birçok Yunan'ı öldürdü. Aslında Yunanlar Türkleri öldürmemiştir. Rum bölgesinde Yunanlar öldürülmüştür. Topal Osman'nın bunda payı vardır.
İzmir işgalinde yaptığımız çok hatalıydı. Yunanlar İzmir'den ayrılırken Yunan halkını Kuvayiciler öldürdü. Ama bunları yapan düzenli ordu değildi, buna Kurtuluş Savaşının bir parçası olarak bakmayın.''
3-) Atatürk dönemi ekonomi çok mu iyiydi?
''(Gülerek) Mahmud... sana açıkça söyleyeyim: Tek Parti döneminde halka hiçbir hizmet getirilmedi, tek icraatları halk ile uğraşmak ve Çankaya'da kadın oynatmak oldu. Biz bunu yaşayarak gördük.
Atatürk döneminde hiçbir fabrika açılmamış, Osmanlı'ya ait olan fabrikalar yıkılmıştır. Mesela Abdülhamit döneminde 200 fabrika açılmıştı, bende bunun listesi var istersen gösteririm. Halk Tek Parti döneminde çok açlık ve yokluk çekmiştir.
(Elindeki baget ekmeğini kaldırarak) Halk bunu bulamazdı, dağıtılan ekmekler de (yumruğunu sıkarak) bu boyuttaydı. Sıtma ve verem çok yaygındı. İstanbul'da, şehirlerde bile çok açlık vardı. Traş olmaya giderdik, çocukların kafasından beş tane pire çıkardı.
Et ve şeker yoktu, şeker zengin işiydi. Bize ''tarımda ve hayvancılıkta fazla veriyoruz, ihracat yapıyoruz'' derdiler ama aslında yaptıkları şey halkın parası olmadığı için malları yurtdışına satmaktı. Ben filoları görüyordum, hep ağzına kadar doluydu.
Türkiye'yi Osmanlı'nın son döneminde yetişen aydınlar kurtarmıştır. Eğer Osmanlı'nın Türkiye'ye bıraktığı miras olmasaydı, Türkiye'de bugün hiçbir şey yapılamazdı. Türkiye'de devlet kültürü sıfırdır.
Önce Tek Parti zalimliğini gördük, sonra CHP'den ayrılan (isimlerini sayıyor) kişilerin kurduğu DP'nin zalimliğini gördük. İl başkanı ne derse o kanundu. İnsanlar DP'nin zalimliğini sorgulamazdı. Günümüzde de zalimin zalimini görüyoruz.''
4-) 6-7 Eylül Olaylarında ne oldu?
''Ben o gün sinemadan çıkıyordum. Bana ''gel Yunanları basıyoruz'' dediler, ben ne olduğunu anlamadan kendimi kavganın içinde buldum. Tanıdığımız ve alışveriş yaptığımız bir esnafın kepenklerini kırdım.
O günlerde siyasi haber yapmayan gazeteler bile Atatürk'ün evinin Yunanlar tarafından yakıldığını söyledi. Bu belli grupların Yunanları ülkeden atmak için hazırladığı bir plandı.
İstanbul'u da mahvettik. Daha sonradan bunu yaptığıma pişman oldum. Gençliğimde bunu bilemedim. İslam'da ve Müslümanlıkta böyle bir şey yoktur.'' ----------------------------
Başka sorular daha sordum ancak o soruları ve cevaplarını yazmam Türkiye'nin şu andaki durumuna uygun değil. Belki ileride geri kalan konuşmalarımızı da yazarım.
submitted by ALLAHSIZBRUH31 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.11.17 23:33 allahbenim İslam'ın diğer dinlere 'saygısı'

Birçok Müslüman, Muhammed’in iyi kalpli, “Senin dinin sana, benim dinim bana” kafasında bir insan olduğunu zanneder. Peki gerçek bu mudur? Bunu birazdan öğreneceğiz. Ama önce bir ayet okuyalım. 6. sure, 108. ayet:
Diyanet Vakfı meali: Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah’a söverler...
Diyanet İşleri (eski): Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da cahillikle ileri giderek Allah’a sövmesinler...
Diyanet işleri (yeni): Onların, Allah’ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler...
Edip Yüksel: ALLAH’ın dışında yalvardıklarına sövmeyiniz ki onlar da sınırı aşıp cehaletten dolayı ALLAH’a sövmesinler.
Bir şey dikkatinizi çekti mi? Ayete göre, neden diğer insanların tanrılarına sövmemeliyiz? Bu onların kutsal değerlerine saygısızlık olacağı için mi? İnsanların kalplerini kırmamak, saygısızlık etmemek için mi? İnsanların tanrılarına sövmenin yanlış olması yüzünden mi? Hayır, hiçbiri değil. Sövmeyin ki, onlar da karşılığında Allah’a sövmesinler. Yani eğer karşılığında sizin tanrınıza söveceklerse, onların tanrılarına sövmeyin.
  1. sure, yani En’âm suresi, bir Mekke dönemi suresidir. Bu dönemde Müslümanlar son derece azınlıktır. Ve inanmayanlar Muhammed’in tanrısına hakaret etmekte özgürlerdi, en azından öyle düşündüler. Muhammed tanrısının hakarete uğramasını istemedi, o yüzden 6. Sure 108. Ayeti indirdi. Hadi biraz arka plan edinmek için İbn Kesir tefsirini okuyalım:
“Allah Teâlâ, Rasûlü (s.a.) ve mü'minlere; müşriklerin tanrılarına sövmeyi yasaklıyor. Bunda bir fayda olsa bile muhakkak ondan daha büyük bir fesâd meydana gelecektir ki; bu da müşriklerin, inananların İlâhına sövme ile karşılık vermeleridir. Halbuki O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. Nitekim Ali tbn Ebu Talha bu âyetin tefsirinde İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: Ey Muhammed, ya bizim tanrılarımıza sövmekten vazgeçersin, ya da senin Rabbını hicvederiz, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, mü'minleri onların putlarına sövmekten men'etti. Zîrâ «Onlar da bilmeyerek, haddi aşıp Allah'a söverler.» Ma'mer kanalıyla Katâde'den rivayetle Abdürrezzâk der ki: Müslümanlar; kâfirlerin putlarına söverlerdi. Kâfirler de haddi aşıp bilmeyerek Allah'a söverlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Allah'tan başkasına yalvaranlara sövmeyin.» âyetini indirdi.”
  1. Sure 108. Ayet indirilmeden önce Müslümanlar Mekke’lilerin tanrılarına sövüyorlardı. Neden bunu yapıyorlardı? Eh, basitçe peygamberlerinin öğretilerini takip ediyorlardı.
The History of al-Tabari, Vol. 6, p. 93 : Allah’ın elçisi, Allah’ın mesajını açıkça duyurdu ve İslam’ı kabilesine ilan etti. Bunu yaptığında, kabile hiçbir şekilde ondan geri çekilmedi veya reddetmedi, duyduğum kadarıyla; ta ki o, onların tanrıları hakkında konuşup kınayana kadar.
İslam’ın kendi kaynaklarına gore, Mekke’nin putperestlerinin Muhammed’in İslam’ı yaymasıyla ilgili hiçbir problemleri yoktu; ta ki Muhammed onların tanrılarına laf atmaya başlayana kadar. Sadece birkaç sayfa sonra (sayfa 101), Mekke putperestleri şöyle söylüyor:
“Dediler ki, ‘Bu adamdan katlandıklarımızı başka kimseden görmedik. Geleneksel değerlerimizi mahvetti, atalarımızı kötüye kullandı, dinimizi yerdi, aramızda bölünmeye neden oldu ve tanrılarımıza hakaret etti. Ondan çok şey çektik.’ “
Yani Muhammed aslında Mekkelilerin atalarını kötüye kullandı, dinlerini yerdi, aralarında bölünmeye sebep oldu ve tanrılarına hakaret etti. Muhammed islam’ın rol modeli olduğundan dolayı, onun takipçilerinin de aynı şeyleri yapması hiç sürpriz değildir. Bu hakaretlere karşılık putperestler de onların tanrısına hakaret etmeye başladıklarında, Allah hemen araya girmiş ve bu hakaretlere bir son vermiş. Anlaşılan Allah’ın asıl problemi insanların birbirlerinin değerlerine hakaret etmeleri, birbirlerini bölmeleri ve ayrıştırmaları değil, kendisine hakaret edilmesi.
Ama bu son veriş sadece geçiciydi. Ibn Abbas’ın tefsirine göre, bu ayet sonradan savaş ayetleri ile nesh edilmiştir.
Bir diğer deyişle… Müslümanlar sayıca az iken Allah, müslümanların diğerlerinin tanrılarına sövmesini yasaklamıştı, çünkü onlar da Allah’a sövebilirlerdi. Ama Muhammed’in bir ordusu olduğunda ve diğerlerini şiddetle bastırabilmeye başladıklarında, diğerlerinin tanrılarına sövmek yeniden serbest hale geldi. Ve bu tam olarak İslam kaynaklarında bulduğumuz şeydir. Eğer yanınızda bunu okuyan küçük bir çocuk varsa onları uzaklaştırmanızı tavsiye ederim, tabii kadın anatomisi hakkında bilgi almasını istemiyorsanız. Birazdan okuyacağımız hadiste, Muhammed Mekke ile savaştaydı, ve Urwah adında bir pagan(putperest) yanına gelip Muhammed’e sadece 2 çıkış yolu olduğunu söyledi.
1) Eğer Muhammed kendi kabilesine karşı kazanırsa kendi kabilesini katleden adam olarak anılacaktı.
2) Eğer Kureyş kazanırsa Muhammed’in takipçileri Muhammed’i terk edeceklerdi.
Her şekilde Muhammed kaybeder, yani Kureyş’e karşı olan savaşını bitirmeli. Çok kötü bir argüman değil. Ama, bakın İslam’ın en önemli kişilerinden birisi olan Ebu Bekir, Urwah’a nasıl cevap veriyor:
The History of al-Tabari, Vol 8, p. 76: “Urwah peygambere gitti ve onunla konuşmaya başladı. Peygamber onunla tıpkı Budayl ile konuştuğu gibi konuştu. Sonra Urwah: “Muhammed, söyle bana, eğer kabileni yok edersen; hiç senden önce kendi kabilesini yok etmiş olan birini duydun mu? Ve eğer tersi olursa (yani Muhammed kaybederse), Tanrıya yemin olsun ki, seni bırakıp kaçacak olan soyluları ve ayaktakımını görebiliyorum.” Dedi. Ebu Bekir: “Git El-Lat’ın klitorisini em! Biz mi kaçıp onu terkedeceğiz?”
El-Lat, Urwah tarafından tapılan bir tanrıçadır. Ebu Bekir, Urwah’ın oldukça anlaşılabilir argümanına karşı Urwah’ın tanrıçasına çok büyük bir hakaret ediyor. “Git tanrıçana oral seks yap Urwah!”. Ebu Bekir çok bâriz bir şekilde diğer kişilerin tanrıçasına ağır hakaretler etmekte sıkıntı görmemiş. Neden? Çünkü 6. Sure 108. Ayet nesh edildi. Burada bir hükmü yoktu.
Daha büyük bir hakaret, Muhammed Mekke’yi feth ettiğinde geldi.
Sahih Bukhari 4287 – Peygamber Mekke’ye fetih günü girdiğinde, Kabenin etrafında 360 put vardı. Peygamber elinde bir sopayla “Hak geldi ve batıl ne başlayacak ne de yeniden ortaya çıkacak.” diyerek onlara vurmaya başladı.
Müslümanlar, hatta Muhammed’in ta kendisi, Kabedeki 360 putu parçaladı. Bunlar kulağa Tanrılarının diğer tanrılara hakaret etmemelerini söylediğine inanan insanlar gibi geliyor mu? Tabii ki hayır. Peki burada olan prensip nedir?
Prensip şudur; O an işinize geldiği şekilde davranın. Yaptığınız şey artık sizin yararınıza olmamaya başladığında kuralları değiştirin. Eğer dramatik sayıda azınlık iseniz, inanmayanlarla barış yapın. Eğer ordusu olan bir çoğunluk iseniz diğerlerinin tanrılarına sövün, ve onları parçalara ayırın.
submitted by allahbenim to AteistTurk [link] [comments]


2020.11.16 11:51 yuzenpipi İNSAN NE İLE YAŞAR? - TOLSTOY (20dk)

 İNSANA NE KADAR TOPRAK LAZIM? 
Şehirde yaşayan ve bir tüccarla evli olan abla, köydeki kız kardeşini ziyarete gitmişti; kardeşi ise bir köylüyle evliydi. Semaver başında toplandıklarında, abla kent hayatının güzel‐ liklerinden, yaşamlarının ne kadar rahat olduğundan, ne kadar güzel giyindiklerinden, çocukların şık elbiseler giyinip kuşan‐ dıklarından, lezzetli yiyecekler yiyip tiyatrolara, eğlencelere nasıl gittiklerinden bire bin katarak söz etmeye başladı. Kız kardeş, bu sözlere alındı ve sonra da alsatçı kocasının hayatını yerin dibine batırıp köy yaşamını ne çok beğendiğini anlatmaya koyuldu: “Yaşadığım hayatı sizinkiyle değiştir‐ mem!..” dedi. “Kaba bir hayatımız olabilir ama en azından kafamız rahat. Bizden daha iyi yaşadığınız doğru, evet, ne var ki gereksinimlerinizden daha çoğunu kazanmanıza karşın, her şeyinizi bir anda yitirebilirsiniz. Atasözünü duymuşsundur: ‘Kârla zarar kardeştir.’ Bu gün ekonomik durumu iyi olanlar, bir bakmışsın yiyecek ekmeğe muhtaç olmuş. Bizim hayatı‐ mız daha güvenli. Belki o kadar imrenilesi değil fakat çok varlıklı olmasak da yiyecekten yana sıkıntımız yok.” Abla alaylı bir sesle: “Elbette bu yiyecekleri domuzlarla ve ineklerle yemek ister‐ sen. Sen kibarlıktan ne anlarsın! Kocan ta şafaktan günbatım‐ larına kadar çalışsın, siz de çocuklarınızla beraber gübrelerin üzerinde yaşamaya devam edin!” Küçük kardeş: “O kadar önemli mi bu?” dedi. İşimizin kaba ve yorucu ol‐ duğuna sözüm yok; fakat güvenli. Kimselere avuç açmadan yaşayabiliyoruz. Peki siz? Kentleriniz türlü yüz kızartıcı şey‐ lerle dolu; bugünlerde pek sorun yaratmaz ama peki ya gele‐ cekte? Kocan kumarla, içki ya da kadınla yoldan çıkarsa?.. Her şey mahvolmaz mı o zaman? Böylesi şeylerle sık sık kar‐ şılaşmıyor musun? Aile reisi Pahom, uzandığı şöminenin üstünden kadınların konuşmalarına kulak veriyordu. ‘Harfiyen öyle!..’ diye geçirdi içinden. ‘Biz köylü kısmı, ço‐ cukluktan başlayarak toprağı ekip biçmeye o kadar kaptırdık ki böylesi şeyler düşünmeye vaktimiz kalmıyor. Kaygılandı‐ ğım tek şey, toprağımızın az olması. Eğer daha fazla tarlam olsaydı, kimselerden korkmazdım.’ Abla kardeş çaylarını bitirince giysilerden söz etmeye başla‐ dılar; sonra da bulaşıklarını yıkayıp yattılar. Ne var ki şeytan, şöminenin yanında durup bütün konuşma‐ ları dinlemişti. Köyde yaşayan kadının kocasını övmesinden, adamınsa daha fazla arazisi olsa kimselerden korkmayacağını düşünmesine sevinmişti. ‘Oyun başlıyor...’ diye düşündü şeytan. İstediğin kadar top‐ rak verip seni egemenliğime alacağım. Köyün yakınında, yaklaşık üç yüz dönümlük çok büyük bir toprağa sahip bir hanımefendi yaşıyordu. Köylülerle hiçbir sorunu olmamıştı bu kadının ama, yanına eski bir askeri ya‐ naşma olarak alınca işler bozuldu. Bu yanaşma, kestiği para cezalarıyla herkese yaka silktiriyordu.
Pahom, elinden geldiğince özenli olmaya çalıştıysa da başı‐ na sürekli aynı şey geliyordu; atı hanımefendinin yulaflarına dalıyor veya bir ineği hanımefendinin bahçesine giriyor, da‐ naları hanımefendinin otlaklarında otluyor, o da bütün bunlar için para cezasıyla karşılaşıyordu. Söylene söylene cezayı ödeyen Pahom, öfkeyle gittiği evin‐ de, bütün acısını karısından çıkarıyordu. Bütün yazı, yanaşma yüzünden kötü geçirdi Pahom. Kış gelip de sığırlar ahırdan çı‐ kamayınca ancak rahatlamıştı. Varsın hayvanların yiyeceğini kendisi versindi, en azından derdi tasası yoktu. O günlerde başlayan dedikodulara göre, hanımefendi arazi‐ lerini satacaktı. Anayoldaki hanın sahibi, bu arazileri almak için girişimlere başlamıştı. Bu haber, köylüleri çok kaygılan‐ dırmıştı. “Arazileri hancı alırsa” diyorlardı, “Kesilecek ceza‐ larla, hanımefendinin yanaşmasını bile mumla aratır bize... Hepimizin geçimi o arazilerden.” Köylüler toplaşıp hanımefendiye giderek arazilerini hancıya satmamasını isteyip daha yüksek bir bedel önerdiler. Hanıme‐ fendi arazilerini onlara bırakmaya razı oldu. Sonraları köylü‐ ler, kendilerinin bütün arazileri alması için uğraşmaya başla‐ dılar, böylece bütün toprakları ortaklaşa ekip biçebilirlerdi. Bu konu hakkında tartışmak için kaç kez bir araya geldilerse de bir çözüme ulaşamadılar; şeytan araya nifak tohumları ek‐ mişti çünkü. Nihayet bu toprakları her birinin alabileceği öl‐ çüde paylar hâlinde alması kararına vardılar. Hanımefendi on‐ ların bu önerisine de ‘evet’ dedi. Aradan biraz zaman geçince Pahom komşularından birinin elli dönüm arazi aldığını, paranın yarısını hemen, kalanını bir yıl sonra ödeyeceğini duydu; içi hasetle doldu. “Vay canına!” dedi içinden, arazilerin hepsi elden çıkarılı‐ yor, bense bir karışlık yer bile alamayacağım.”
Gidip karısıyla konuştu: “Herkes alıyor...” dedi. “Ne yapıp edip yirmi dönüm de biz almalıyız. Geçim yükü giderek ağırlaşıyor. Şimdiki yanaşma, kestiği cezalarla iflahımızı kesiyor.” Biraz toprağı nasıl alabileceklerini düşünüp taşınmaya başla‐ dılar. Yüz ruble biriktirmişlerdi. Bir tay ve biraz arı sattılar. Oğullarını para kazanması için gurbete yolladılar; Pahom’un maaşını da önceden alıp kayınbiraderine de birazcık borçla‐ ndıktan sonra, arazi için ödeyecekleri paranın yarısını denk‐ leştirdiler. Parayı yanına alan Pahom biraz ağaçlı, kırk dönümlük bir yer beğendi. Hanımefendiyle fiyatta anlaşıp tokalaştılar; Pa‐ hom, hanımefendiye biraz kaparo verdi. Kalan borç için de kente inip senet hazırladılar. Pahom yarısını peşin, yarısını da iki yıla yayarak ödeyecekti. Artık Pahom da arazi sahibi olmuştu. Borç aldığı tohumları ekti topraklarına. O yıl ürün iyiydi; bir yılı bile bulmadan bü‐ tün borçlarını temizledi. Artık kendi arazisinin efendisiydi; ekip biçiyor, sığırlarını kendi otlağına salıyordu. Boy atan mı‐ sırlarına veya çayırlarına bakmaya gittiğinde sevinçten yerin‐ de duramıyordu. Orada yeşeren her şey, onun gözüne daha farklı, daha güzel görünüyordu. Önceleri bu arazilerin hiçbir özelliği yoktu; fakat şimdi durum tamamen değişmişti. Pahom’un hayatından herhangi bir şikâyeti ve yakınması yoktu. Eğer komşu köydekiler onun mısır tarlasından ve otla‐ ğından geçmese keyfi mükemmel olacaktı. Kibarca uyardı birkaç kez fakat köylüler aldırış bile etmediler. Bu yetmezmiş gibi, köyün çobanı da ineklerini onun otlaklarına salıyor, hatta geceleri dışarıda bırakılan atlar onun mısırlarına dalıyordu. Pahom, kaç kez onları dışarı dehlemiş, sahiplerini ikaz etmiş, kimseciklere dava açmamak için kendini zor dizginlemişti.
Günün birinde dayanamadı ve mahkemeye şikâyet dilekçesi verdi. Köylülerin topraksız olduğunu, bütün meseleye bunun neden olduğunu, özellikle yapmadıklarını aslında biliyordu; fakat şöyle düşünmeden edemiyordu: “Ben buna göz yumamam; aksi takdirde iliğimi kuruturlar. Bir yolunu bulup onlara günlerini göstermeliyim.” Onları mahkemeye verip günlerini gösterdi; yetmedi, tekrar mahkemeye yollandı ve bunun sonucunda birkaç köylü para cezası ödemeye mahkûm edildi. Aradan biraz zaman geçince Pahom’un komşuları kinlenmeye başladı. Kimi zaman hay‐ vanlarını bilerek onun tarlalarına saldılar. Köylülerden biri, gece vakti, Pahom’un ağaçlığına gidip birkaç körpe ıhlamuru bile kesti. Ağaçlığının yanından geçen Pahom’un dikkatini beyaz bir şey çekti; birkaç adım yaklaşınca, ıhlamur ağaçları‐ nın sadece köklerinin kaldığını, az ileride de kabukları sıyırıl‐ mış ağaçların olduğunu fark etti, çok öfkelendi. “Kestiği bir tek ağaç olsa, dert değil...” diye geçirdi içinden. “Aşağılık herif bir sürü ağaç kesmiş. Yapanı bir elime geçir‐ sem, lime lime edeceğim.” Sürekli, bunu yapanın kim olduğuna kafa yordu. Nihayet, ‘Kesinlikle Simon yapmıştır; başka kimse olamaz!..’ diye düşündü. Gidip Simon’un çiftliğine baktı; bir şey göremedi ama Si‐ mon’un yaptığına dair kararı da değişmedi. Bir dilekçe yazıp mahkemeye verdi. Simon duruşmaya çağırıldı. Davaya bir da‐ ha bakıldı, onun yaptığına dair kanıt bulunmadığı için salıve‐ rilmesi kararı alındı. Pahom’un gözünde, uğradığı haksızlık büyümüştü; bütün öfkesini köy heyetine yansıttı: “Hırsızlar size rüşvet veriyor...” dedi. “Namuslu kişiler ol‐ saydınız, hırsızı serbest bırakmazdınız!..”
Pahom kavga etmedik kimse bırakmadı. Evini kundaklaya‐ caklarına dair sözler de çalınıyordu kulaklarına. Elindeki ara‐ ziler çoğalmasına karşın, toplumdaki saygınlığı zarar gördü. Aradan geçen zaman içinde, pek çok kişinin yeni bölgelere ta‐ şınacağı söylentisi çıkmıştı. “Topraklarımdan ayrılmama gerek yok...” diye geçirdi için‐ den. “Birileri taşınırsa, bizim yerimiz bollaşır. Onların sattığı toprakları alır arazilerimi genişletirim. Hayatım iyice kolayla‐ şır. Hem bu hâlimin çok iyi olduğu falan yok.” Pahom, bir gün evinde otururken yolu köye düşen bir çiftçiyi konuk etti. Köylüyü ağırlayan Pahom, ona nereli olduğunu sordu. Köylü, Volga’nın diğer tarafından geldiğini, orada ya‐ şadığını belirtti. Pahom bununla ilgilenince adam pek çok ki‐ şinin oraya taşındığını söyledi. Bu köyden de oraya taşınanlar varmış. Topluluğa katılmışlar; adam başı yirmi beş dönüm arazi dağıtılmış. Toprak bire bin veriyormuş. Oraya sadece üstündeki gömlekle gelen köylü, artık altı at, iki inek sahibiy‐ miş. Pahom’un içine kıskançlık ateşleri dolarken “Farklı bir yerde de adam gibi yaşamak mümkünken burada neden sefil olayım? Buradaki arazilerimi satıp alacağım parayla orada ye‐ ni bir hayat kurarım. Bunca kalabalık bir yerde insanın başı hiçbir zaman dertten kurtulmaz. Yine de önceden gidip bir ba‐ kayım...” diye düşündü. Baharın son günlerinde yola çıktı. Bir vapura binip Volga üs‐ tünden Şamara’ya geçti, yaklaşık üç yüz mili de yürüyerek geçip adamın sözünü ettiği yere vardı. Orada gördükleri, ada‐ mın anlattıklarını doğruluyordu. Herkese yetecek kadar arazi vardı; her köylüye yirmi beş dönümlük ortaklaşa ekilip biçile‐ cek arazi verilmişti. İsteyenler parasını ödeyip bu topraklara daha ucuza sahip olabiliyordu. Durumu yerinde inceleyen Pa‐ hom, sonbahara doğru evine dönüp, her şeyini satıp savmaya başladı; arazisini ve hayvanlarını sattı. Topluluk üyeliğinden çıktı. Bahar gelinceye dek bekleyip ailesiyle beraber yeni va‐ tanlarına doğru yola düştüler. Pahom, yeni yurtlarına geldiği sıralarda, büyük bir köyün topluluğuna alınmaları için başvurdu. Gerekli evrakları dü‐ zenleyip ihtiyar heyetine verdi ve onlardan üyelik belgesini aldı. Kendisinin ve oğullarının işlemesi için beşer hisseden yüz yirmi beş dönüm arazi emirlerine verildi. Pahom, gereken bina eklentilerini yaptı. Artık eskisinden üç kat daha fazla ara‐ ziye sahipti. Toprak, mısır ekmeye epeyce uygundu. Durumu eskisine göre çok daha iyiydi. Geniş meraları, ekilip biçilebi‐ lir toprakları vardı. Besleyebileceği inek sayısı sınırsızdı. Pahom, ilk zamanlar hayatından memnundu; ama bir süre sonra, buradaki topraklarını da az bulmaya başladı. İlk yıl, or‐ tak arazilerden hissesine düşen toprağa buğday ekip bol ürün aldı. Bu yıl da buğday ekmek niyetindeydi fakat ortak arazile‐ ri yetersizdi. Zaten işlediği topraklar da buğday ekimine ayrıl‐ mamıştı; çünkü o bölgede sadece hiç sürülmemiş nadaslı top‐ raklara buğday ekilebiliyordu. İki yılda bir buğday ekilen ara‐ ziler, üzerlerindeki otlar büyüyünceye kadar nadasa bırakılı‐ yordu ve böylesi arazilere talep fazla, toprak yetersizdi. Bu yüzden sürekli kavgalar çıkıyordu. Hâli vakti yerinde olanlar buralara buğday ekmek istiyor, yoksullarsa buraları satmayı, en azından ödeyecekleri vergileri çıkarmayı istiyorlardı. Pa‐ hom, daha fazla buğday ekmek isteyenlerdendi; tutup bir al‐ satçıdan bir yıllık toprak kiraladı. Ekebildiğince buğday ekti; ürün bire bin verdi ama bir mesele vardı: Arazi, köye çok uzaktı. Buğdayların neredeyse on kilometre kadar taşınması gerekiyordu. Aradan biraz süre geçtiğinde Pahom, kimi alsat‐ çıların uzak çiftliklerde yaşayıp servet edindiklerini fark edin‐ ce, “Tapusu bende olan biraz arazi alsam, üzerine bir çiftlik evi yaptırsam her şey yoluna girerdi...” diye düşündü. Bu me‐ seleye günlerce kafa yordu. Üç yıl boyunca toprak kiralayıp buğday ekmeyi sürdürdü. İyi ürün alıyordu ve para bile biriktirebiliyordu. Aslında hiç yakınmadan yaşayıp gidebilirdi ama her yıl toprak kiralamak için ter dökmek gözünü yıldırmıştı. İyi araziler olduğu bilinen yerlere köylüler hemen doluşuyor ve bir anda satılıyordu. Eli‐ nizi çabuk tutmadığınızda hava alıyordunuz. Üçüncü yıl, baş‐ ka bir çiftçiyle birlikte çayır kiraladılar; aralarında anlaşmaz‐ lık baş gösterip de çiftçiler dava ettiklerinde, orayı da sürmüş‐ lerdi. Davayı kaybettiler, paraları ve emekleri boşa gitti. Pahom, ‘Kendi toprağım olsaydı, kimsecikler karışmadan ekip biçerdim ve bunlarla uğraşmazdım...’ diye düşünüyordu. Pahom, kendisine toprak aramaya başladı; bin üç yüz dö‐ nümlük toprağı olan fakat eli darda olduğu için bu toprağı sat‐ mak isteyen bir köylüyle tanıştı. Kıran kırana pazarlık edip yarısı peşin, yarısı senetle ödenmek koşuluyla bin beş yüz rublede karar kıldılar. Geriye sadece sözleşme yapmak kal‐ mıştı. O sıralarda, yolu oradan geçen bir yabancı, atını yemle‐ mek için Pahom’un evine geldi. Pahom yabancıyla konuştu‐ ğunda, onun hayli uzaktan, Başkır’dan döndüğünü, oralarda on üç bin dönüm toprağın sadece bin ruble olduğunu öğrendi. Daha fazla bilgilenmek isteyen Pahom’a şunları söyledi ya‐ bancı: “Yapılacak en iyi şey, başkanlarla ahbap olmak. Ben yüz ruble eden bir kadın elbisesi, halı, bir kutu çayı hibe ettim, şa‐ rap verdim; bunlar karşılığında, arazinin her bir dönümü iki kapikten daha ucuza geldi bana.” Yanındaki tapuları gösteren yabancı: “Topraklar bir ırmağın kıyısında; kan eksen can biter...” de‐ di.
Art arda sorular soran Pahom’a, “Bir yıl yürüsen bile öbür ucuna gidemeyeceğin kadar, hepsi de Başkırlar’a ait uçsuz bucaksız topraklar var. Başkırlar ko‐ yun gibidirler. Yok pahasına toprak alabilirsin onlardan.” “İşte...” dedi Pahom kendi kendine, “Bin ruble bayılıp bura‐ dan bin üç yüz dönüm alacağıma, hem de borçlanacağıma, oraya gidip buradan aldığımdan on kat fazla toprak sahibi ola‐ bilirim.” Pahom, yabancıdan oralara nasıl gideceğini iyice öğrendi ve adam çıkıp gittiğinde o da yola çıkmak için hazırlıklarını yap‐ tı. Karısını malını mülkünü koruması için köyde bırakıp yanı‐ na aldığı bir uşakla yola düştü. Yol üstündeki bir kasabada mola verip çay, şarap ve yabancının söylediği diğer hediyeleri alıp üç yüz milden uzun bir yol aldılar. Yedinci gün, Başkır‐ ların obasına vardılar. Yabancının anlattığı gibiydi buralar. Başkırlar, bir ırmağın kıyısına kurdukları kıl çadırlarda yaşı‐ yorlardı. Toprakla uğraşmıyor, ağızlarına ekmek koymuyor‐ lardı. Hayvanları başıboş sürüler hâlinde öylece otluyordu. Taylar, çadırların arka kısmında bağlı duruyor; kısraklar, yan‐ larına günde iki kez götürülüyordu. Tayların sütünden kımız elde ediliyordu. Obanın bütün işlerini kadınlar yapıyordu. Er‐ keklerin tek yaptığı, bütün gün yan gelip yatmak, kımız, çay içmek, kesilen koyunları yemek ve eğlenmekti. Çalışmayı akıllarından geçirdikleri yoktu; kaba ve bilinçsizlerdi, Rusça‐ ları zayıftı fakat güleryüzlü insanlardı. Pahom’u görünce hemen çadırlarını boşaltıp çevresinde top‐ landılar. Bir çevirmen getirildi; Pahom, biraz arazi satın al‐ mak istediğini söyledi. Başkanları epeyce hoşnut görünüyor‐ du; Pahom’u en güzel çadırlardan birine buyur edip çay ve kı‐ mız ikram ettiler, yemesi için et getirdiler. Pahom da arabasın‐daki armağanları dağıttı. Aralarında konuşup çevirmenden şöyle söylemesini istediler. Çevirmen, “Seni sevmişler; bizde konuğa iyi davranma gele‐ neği vardır. Sen bize armağanlar getirdin, bizi sevindirdin; biz de seni sevindirmek isteriz. Söyle, sana ne versek hoşuna gi‐ der?” “Toprak...” dedi Pahom, “Toprak. Bizim oraların toprağı öy‐ le az, öyle çorak ki; ama sizin topraklarınız çok geniş ve ve‐ rimli...” Çevirmen bu sözleri çevirdi. Başkırlar kendi aralarında ko‐ nuşmaya başladılar. Ne konuştukları anlaşılmıyordu ama bel‐ liydi. Bir anda susup çevirmen konuşurken Pahom’a baktılar: “Getirdiğin armağanlar karşılığında, istediğin kadar toprak alabileceğini söylüyorlar. Sen sadece neresini istediğini söy‐ le.” Başkırlar aralarında biraz daha konuşup tartıştılar. Pahom, ne hakkında tartıştıklarını öğrenince, çevirmen kimilerinin arazi meselesini Başkan’a sorup onun da fikrini almak gerek‐ tiğini, kimilerininse buna gerek görmediğini söyledi. Onlar tartışmalarını sürdürürlerken çadır kapısında, sırtında kürk olan bir adam belirdi. Bir anda susup ayağa kalktılar. Çevirmen: “Başkanımız geldi...” dedi. Pahom da hemen ayağa kalktı ve bir kadın elbisesiyle iki ku‐ tu çayı sundu. Başkan armağanları alıp onu baş köşeye buyur etti. Başkırlar ona hemen bir şeyler anlatmaya koyuldular. Başkan bir süre dinleyip susmalarını işaret ederek Pahom’a, Rusça: “Neyi istersen al; bizde toprak bol...” dedi. ‘İstediğim kadarını nasıl alabilirim?’ diye geçirdi içinden Pahom. ‘İşimi sağlam kazığa bağlamak için, tapu çıkarmalı,yoksa günün birinde orayı elimden alabilirler.’ “Kibarlığınıza teşekkür ederim...” dedi Pahom. Sizde toprak bol. Benim istediğim küçük bir bölüm. Fakat yine de aldığım bölümün tamamen benim olduğuna nasıl güvenebilirim? Ge‐ rekli ölçüm yayılıp tapusu verilemez mi acaba? Yarın ne ola‐ cağı belli değil; çocuklarınız orayı bir gün elimden almak is‐ terse ne yaparım ben?” “Haklısın...” dedi Başkan. Tapusunu da vereceğim sana. Pahom, “Buralara bir alsatçı gelmiş” diye sürdürdü, “Ona da toprak vermiş, tapu çıkartmışsınız. Benim için de bunu yap‐ manızı isterim.” Başkan, “O iş kolay...” dedi. “Muhtarımız seninle kasabaya gelir, imzalı damgalı tapunu alırsın.” “Peki kaç para ödemem gerekecek?” “Bizde fiyat sabittir, günde bin ruble.” Anlamamıştı Pahom. “Günde mi? Bu nasıl fiyat? Kaç dönüm ki?” “Böyle hesaplardan anlamayız...” dedi Başkan, “bizde top‐ raklar gün hesabıyla satılır. Bir günde yürüyerek sınırlarını çizdiğin kadar arazi senindir; bunun gündeliği bin rubledir.” Pahom şaşakalmıştı: “İnsan bir günde koca bir araziyi dolanabilir...” dedi. Başkan kahkahalar atıyordu: “Sen de yap; bütün arazi senin olsun!” dedi. “Ancak bir şar‐ tımız var; yürümeye başladığın yere aynı gün dönmezsen, verdiğin parayı unut.” “Ama geçtiğim yerleri nasıl belirleyeceğim.” “Kolay; senin istediğin bir uzaklığa kadar gidip orada duru‐ ruz. Sen de oradan başlayıp yanındaki kürekle daireni belir‐ lersin. İstediğin yeri işaretlersin. Her dönüşünde bir çukur açıp otları üzerine yığarsın; aradaki yerleri de biz işaretleriz.
PART #2
TOLSTOY'UN HAYATININ KISA ÖZETİ KESİNLİKLE OKUYUN
submitted by yuzenpipi to yazarturk [link] [comments]


2020.11.13 10:56 allahbenim IŞİD'i anlamak



İnsanlara sürekli IŞİD’in gerçek İslam’ı temsil etmediği söylenir. Bu sadece Amerika’daki kelimenin tam anlamıyla tatlı su Müslümanı olanlar tarafından değil, Türkiye’deki yobaz olarak görebileceğimiz insanlar tarafından bile dile getirilir. Medya her zaman bunu söyler, aksini iddia edenlere İslam’ı ‘kötülediği’ için nefret kusulur. Sanki IŞİD yaptıkları her şeyi İslam adına yaptıklarını söylemek için yalan söylüyorlar gibi davranırlar. Peki durum bu mu? Ayetleri incelemeden bilemeyeceğiz. Eğer Kur’an’ın tamamını okumak için zamanınız yoksa, işte konuyla alâkalı bazı ayetler.

10) 3:32

Bazı insanlar herkesi sevmenin gerektiğine inanır. Ama Allah aynı fikirde değildir.

  1. sure 32. ayet: De ki: ‘Allah ve resule itaat edin.’ Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.


Kur’an’a göre Allah sadece Müslümanları sever. Acaba IŞİD neden inanmayanlara karşı bu kadar nefret dolu...

9) 48:29

Allah’ın inanmayanlara, yani kâfirlere karşı olan sevgi eksikliği, o inanmayanlara nasıl davranılması gerektiğini de şekillendirmiştir.

  1. sure 29. ayet: Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler...

Muhammed’le beraber olanlar, diğer isimleriyle Müslümanlar, kime karşı sertler? Kâfirlere. Kime karşı merhametliler? Sadece Müslüman dostlarına. Ancak görünüşe göre halkımız ve medya hâlâ IŞİD’in neden inanmayanlara karşı bu kadar sert davrandıklarını anlamakta güçlük çekiyorlar gibi.

8) 4:24

İnanmayanlara karşı sert olmanın birçok yolu vardır. Ne mutlu ki, Allah birini bize açıklıyor.

  1. sure 24. ayet: Elinizin altında bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah’ın size emri budur...

Bu ayet, tarihsel bağlamını, yani nüzul sebebini de bilerek incelenirse daha iyi olur. Ki bunu da Sunan Abu Dawud 2150'den öğreniyoruz ( https://sunnah.com/abudawud/12/110 ).

Muhammed Evtas savaşını kazandığında, Allah Müslümanların kadın kölelerine tecavüz etmekte özgür olduklarını zaten çoktan belirtmişti (bknz: 23:1-6, 33:50, 70:22-30). Ama Evtas savaşında Müslümanlar hem kadınları, hemde bu kadınların kocalarını ele geçirdiler; ve bazı Müslümanlar bu kadınlara tecavüz etmenin zina sayılıp sayılmayacağını merak etmeye başladılar, çünkü kadınlar evlilerdi. Allah 4:24'ü indirerek evli kadınların köle olmadıkları sürece haram olduklarını söyledi. Eğer köleniz ise istediğiniz kadar tecavüz edebilirsiniz, Allah muhtemelen daha az umursayamazdı.

Son zamanlarda kadın kölelerine tecavüz eden bir grup duydunuz mu?

7) 5:33

Peki IŞİD'i şeriatı uygulamaktan alıkoymaya çalışanların cezası nedir?

  1. sure 33. ayet: Allah’a ve peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır.

Bozgunculuk çıkarmaya çalışmanın cezasının öldürülmek, asılmak ve el ve ayakların çapraz kesilmesini içerdiğine dikkat edin. İşlenen suç çok ucu açık ve anlaşılmaz olduğundan dolayı, IŞİD gibi gruplar her tür ofansif hareketi ayette belirtilen cezalara mahkum edebilirler.

6) 9:5

İslam'ın ilk zamanlarında Muhammed ve yoldaşları son derece güçsüz olduklarından dolayı, paganlarla iyi geçinmek zorunda kaldılar. Ama sonradan Muhammed Arabistan'ın en büyük ordusuna sahip olduğunda, İslam'ın öğretisi "ya müslüman ol yada öl"e dönüştü. 9. surenin 5. ayeti, Allah'ın kafirlerle uğraşırken ne yapmamız gerektiğini söyleyen son emirlerinden biridir.

  1. sure 5. ayet: Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yargılayıcıdır, bağışlayıcıdır.

Yani Müslüman olmadıkları sürece öldürün. Tanıdık geldi mi?

5) 9:29

Kafirlerin ya müslüman olması yada ölmesi gerektikleri için, IŞİD'in neden 3. bir seçenek sunduğunu merak ediyor olabilirsiniz; cizye ödeme seçeneği.

  1. sure 29. ayet: Ehl-i kitap’tan (Hristiyan ve Musevilerden) Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resulünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.

Yani Musevi veya Hristiyan olmaktan alacağınız fayda, Allah'a göre, öldürülmek veya Müslüman olmak dışında bir başka seçeneğiniz olması. Hayatınızın kurtulması için para verebilirsiniz. Bana mı öyle geliyor, yoksa IŞİD Kur'an'ı harfi harfine uygulayan bir örgüt mü?

4) 9:73

Ama IŞİD sadece inanmayanlara saldırmıyor, Müslümanlara da saldırıyorlar! Bunun sebebi ne?

  1. sure 73. ayet: Ey peygamber! İnkârcılara ve münafıklara karşı cihad et, onlara sert davran; onların varacağı yer cehennemdir ve bu ne kötü bir sondur!

Burada bazı mealler sert davran olarak çeviriyorlar, ancak kullanılan kelime cihat kelimesinin bir formudur, yani üstteki çeviri doğrudur. Yani Müslümanlar sadece kafirlere karşı değil, kendisine Müslüman diyen ancak Allah'ın ona yapmalarını söylediği şeyleri yapmayanlara karşı da savaşmalılar. Münafık olmanın cezası münafıklığın seviyesine göre değişebiliyor, ancak Müslümanlar İslam'ın ana öğretilerinden ayrıldıklarında kendilerini mürted kategorisinde de bulabilirler. Ve mürtedliğin cezası ölümdür. Yani, IŞİD İslam'ın ana öğretilerini uygulamayan Müslümanları öldürdüğünde, sadece Allah'ın emirlerini yerine getiriyorlar.

3) 9:111

Ama ya bizim barışçıl, tatlı su Müslümanlarımıza ne olacak? Onlar Allah adına insan öldürmeyi kınıyorlar.

Maaalesef İslam onların söylediklerine göre değil, 9. sure 111. ayette şöyle diyen Allah'a göre şekilleniyor:

  1. sure 111. ayet: Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler.

Allah müminleri öldüren ve öldürülenler olarak tanımlıyor. Kendileri ölene kadar öldürmeye devam ediyorlar. Bu pek de sevgili, barışçıl Müslümanlarımıza benzemiyor, hatta iyi niyetli biri olmasam bunun IŞİD'e benzediğini düşüneceğim.

2) 47:35

Müslümanlar sadece düşmanlarına karşı şiddetli baskı kuramayacak kadar güçsüz oldukları zaman barış istemeliler. Allah şöyle diyor:

  1. sure 35. ayet: Sakın za’f göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.

Müslüman topluluğu putperestlere, hristiyanlara ve musevilere, müşriklere, münafıklara ve mürtedlere karşı şiddet gösterecek, onları öldürebilecek kadar güçlü iken barış bir seçenek değildir. Eğer üstün olduğunuz hâlde barış isterseniz IŞİD kapınızı çalıp sizin münafık olduğunuzu söylediğinde onlara karşı argüman sunabilecek pek bir şeyiniz olmayacak.

1) 2:106

Bu ayet biraz alâkasız görebilir, çünkü katliamlarla ve tecavüzlerle alâkalı değil. Ama IŞİD'i anlamanız için gerçek anahtar bu ayettir.

  1. sure 106. ayet: Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?

Barışçıl Müslümanlar IŞİD'in gerçek İslam'ı temsil etmediğini söylemek için barışçıl ayetleri alıntılayabilirler. "Kur'an'da 'Dinde zorlama yoktur' dediği hâlde nasıl IŞİD'in Müslüman olduğunu iddia edebilirsiniz!?". Ancak, maalesef, bu barışçıl ayetlerin hepsi şiddet ayetlerinden önce inmiştir. Hatta 9. sure en son inen surelerdendir ve neredeyse tamamen şiddet ile doludur. Yani gerçekten IŞİD'in nasıl gerçek İslam'ı temsil ettiğini anlamak istiyorsanız, anlamanız gereken en önemli ayet bu ayettir. Bu ayet, sonradan inen ayetlerin önceki ayetleri iptal edebileceğini ve ettiğini söyler. Bu da IŞİD'in sadece Kur'an'da yazılı olanları uyguladığını değil, İslam'ın kendisini ve tarihini de gayet iyi bildiklerini gösterir.
submitted by allahbenim to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.30 23:27 LegacyOfDepression Bu hafta 3 veya 4 oldu kadın cinayeti ama bu tam bir yılanlık ve kahpelik içeriyor. Tabi yine gündem olmadı. Ve en kötüsü kadın hala serbest. Bu ülkede amın olacak amk. Link ve açıklama yorumda.

Bu hafta 3 veya 4 oldu kadın cinayeti ama bu tam bir yılanlık ve kahpelik içeriyor. Tabi yine gündem olmadı. Ve en kötüsü kadın hala serbest. Bu ülkede amın olacak amk. Link ve açıklama yorumda. submitted by LegacyOfDepression to KGBTR [link] [comments]


2020.10.23 09:23 LegacyOfDepression Tam tersi olsa yani, Katil erkek olsaydı bütün kanallar ve Meriç dolu twitter kaynardı mk. Sokakta yürürken kadın görünce 2,3 metre mesafe koyuyorum arama mk. Ve görün serbest kalacaklar.

Tam tersi olsa yani, Katil erkek olsaydı bütün kanallar ve Meriç dolu twitter kaynardı mk. Sokakta yürürken kadın görünce 2,3 metre mesafe koyuyorum arama mk. Ve görün serbest kalacaklar. submitted by LegacyOfDepression to KGBTR [link] [comments]


2020.10.22 20:59 KaraSoy Şehit Esma Çevik'in babasının evinde asılı olan Türk Bayrağını yerinden söküp yere atan kadın serbest bırakıldı.

Şehit Esma Çevik'in babasının evinde asılı olan Türk Bayrağını yerinden söküp yere atan kadın serbest bırakıldı. submitted by KaraSoy to OTAK [link] [comments]


2020.10.05 18:06 ArsenicW Kırmızı Oda

Bir başka yarındı bugüne uyandığı. Çalar saatin o’nda takılı kalması, durdurmuştu on’da zamanı. Susturmuştu odanın duvarlarında yaşamakta olan haykırışları, her biri başka bir insanın yankısı, başka bir geleceğin sanrısıydı. Hazırlamalıydı kendini, ‘’Bugün büyük gün!’’ diyerek kaldırmalıydı bedenini ve çeki düzen verilmiş olmalıydı hisleri. Histeri bir şekilde de olsa terketmeliydi kimliği, bu kez başka biriymiş gibi davranmalı, uzaklaşmalıydı. Gandhi’nin öldüğü sene, Polaroid çıkartırken ilk şip şak makinesini, bunun bir mucize olduğunu tekrardan yinelemeliydi dudakları; tarihte ilk kez bir kamera, fotoğrafları anında basabiliyor, yakalıyordu zamanın ritmini, unutmana izin vermiyordu ne de olsa her şeyi. Sağ omzunu dolabın yanındaki odaya çevirdiğinde çehresi; koyu perdelerin içerisinden sızmayan parıltı, gölgelendiriyordu her bir kareyi, odanın kapısı altından vuruyordu loş ışığın rengi:
Kırmızıydı, kızıla çalan, çatlamış bir dalga boyu; akıyordu anılarından, pıhtılaşıyordu odada ve yıkanıyordu günahlarla. Küçük yaşta başlamıştı kana olan susamışlığın ızrarı aslında. Cumhuriyet Köprüsü’nün epey uzağında, Tavşantepe’de atılan adımlar yoruyordu yokuş yukarı. Küçük adımları vardı kadının; sırtını örten saçlarından salınan güneşin parlaklığı ve hayaller kurduracak kadar gerçek bir gülümsemenin hatları. Göz kapaklarında saklanan ışığın sokakları aydınlatması ve dağıtıyor olmasıydı karanlığı. Cennet ve cehennemi aynı anda yaşatan varlığı ve inançsız bir kimse için Tanrı’nın ispatı gibiydi getirdiği baharı. Yalnız hep kıştı onun için hayatı ve kıyısında yer alıyordu bir dehlizin, uzuyordu gözlerinde.
Aralandığında kapakları o günde, ‘’Değiştim,’’ diyerek uzanıyordu öğütülmüş kahve çekirdeklerine. O esnada duvardaki rafların en ulaşılmaz köşesinde, George Dickel bakıyordu şişeden, kömür filtrelerinden dökülüyordu Tennessee nehrine. Bir kez göz göze gelmelerinin ardından, çevirdi başını pencereye ve eline aldığı fincanı götürdü dudaklarına yeniden. Sıhhiye metrosu geçiyordu; raylardaki titreşim sarsıyordu daireyi, dün uyandığında Maltepe peronları çarpıyorken gözüne, kapalı bir hava, bulutlu bir gök yüz sıkmıştı elini tanışmak istercesine, dercesine idi bu yüzden tüm gelgitler. Yirmi dokuzunca ayetinde o surenin, birlikteydi kadının adı ve o eşsiz gürültüsüyle gökler. Galena kutusunda yer alan neşter ve yanı sıra bisturi uçları zeminde. ‘’Ardımda bırakmamalıyım,’’ dedi öncesinde, bir gece ötesinde gördüğü rüyayı aklına getirdiğinde, o kapının açılmaması gerektiğini biliyordu içten. Nevroz sarıyorken kaygıları, sahnelendi zihninde en köhne köşeye bırakılmış rüyanın kalıntıları. Bir hıçkırık sesine uyanıyordu üçü geçtiğinde yelkovan ve akrep yeni tamamlıyordu zodyağı. Vega boğulurken eflatuna, kaldırıyordu bedenini yatağı, yaklaşıyordu yüzü tavana, çevrilmiyordu sağa ya da sola. Kırmızı odanın eşiğinden, çürümüş et kokusuyla beraber akıyordu kanlar. Hıçkırık sesi bir uğultu halini almıştı o an; bir kaç yıl önce kaybettiği teyzesi, babası ve halası gelmişti aklına. Sadece biri olsa da gözyaşlarında, başka bir boyuttan yardım alabileceğini düşünmüş olabilirdi bakıldığında. Kıpırdayamıyordu, bir halatla bağlanmış gibiydi limana, havada asılı duran bedeni hareket edemiyordu. Bir güç çevirerek yüzünü, bir yanardağdan yayılan lavlar gibi ilerleyen kanın koyuluğuna bakmasını istiyordu. O esnada boynundaki kıkırdak dokunun sesini dahi hissetmişti, bir reçel kavanozunun döndürülerek açılıyor olmasındaki tınıya benzerdi. Bir kaç amperdi, vücudundaki akımın şiddeti, içindeki korku ile büyüyor, büyüdükçe de küçülüyordu gözleri, bakmak istemiyordu daha fazla. Aynı güç buna da engel olmalıydı ki, pıhtılaşmış kan yükselerek bir yüz halini alıyor ve gözlerini ayıramıyordu ondan. Tanıdıktı adam; belirmekte olan sima yabancı değildi asla. ‘’Seni tanıyorum,’’ demeye kalkıştığında, henüz çözünmemişti dudakları ve gürültü eşliğinde yerçekimi çalışmaya başlamış, düşmüş, kapaklanmıştı yüzü koyun halıya, kan banyosundan farksızdı dört duvar. Ayağa kalkmak istemişti, zemin o kadar kaygan olmalıydı ki, yalnız birkaç başarısız girişimdi denediği. Esnemekteydi kemikleri, bir epilepsi hastası gibi gerilmekte olan vücudu, sersemletmişti hisleri. Difteri olmuşçasına güçlük çekiyordu yutkunmakta ve lenf bezleri şişkin, konuşamıyordu asla. Çıkmalıydı kabustan; bu eski yapıdaki apartman dairesinden çıkmanın tek yolu koridora açılan kapı olmasına rağmen, kırmızı oda aralanıyordu o esnada, artıyordu çığlıklar zihninin kalabalık ortamlarında. Bir bütün halini alan kan parçacıkları, gördüğü sima dışında bir bedene bürünüyordu o an. Uyanmalıydı; vitrinin üzerindeki ayna yere düştüğünde irkildi önce, kesik bir parçayı eline aldığında ise aklını kaybedecek gibi hissetti kendisini göremeyince. Ardında yükselen bir beden ve aynada gördüğü bir başkası, ona ait olan hiçbir şey yoktu o rüyada, başka bir aklın çıkmazı olmalıydı bu yansıma.
Çıkardı, attı o geceyi kafasından; bisturi parçalarını toparladı önce, özenle yerleştirdi kutusuna. Düzenledi nevresim takımını ardında ve kırmızı odanın asma kilitini kontrol etti tekrardan. Amerikan mutfağın üzerinde yer alan fincan ve kupaları yerleştirdi yerine ve koridora açılan kapıya dokunduğunda, son kez baktı geriye. Her şey tamamdı, çıkardı bedenini daireden ve uzandı güneşin yakıcı nefesine.
Ardında anahtarlar temas etti kapının kilidine, aralandı geceye, içeri uzandı adamın bedeni ve sert bir biçimde kapattı kapıyı. George Dickel’ı aradı gözleri, bulduğunda bir kadeh, kullanmayı bile düşünmedi. Acılığı hissetti içinde, yanmayı; yakılmayı düşledi ertesinde, toprağın üzerine örtülmesinden, yavaşça çürüyecek olmasındansa, alevin maviliğinde parlamalı, erimeliydi. Tükeniş bir okyanusun derinliğinde olsa da, boğulmaktansa ateşlerin içerisinde olmayı yeğledi. Gözleri aradı neşteri, bulamıyorsa da nereye koyduğunu, aramak için onu üşendi. Bakındı etraflıca, ‘’Ay bu gece daha parlak,’’ diyerek kapattı perdeyi, pencerenin eşiğinden ise rüzgar fısıldıyordu adeta ve rahatsız ediyordu düşünceleri. Düşleri bir yandan, düşledi kadını o anda. Asma kilide takıldı gözleri, ‘’Garip şeyler oluyor,’’ diyerek kaldırdı bedenini, birkaç uğraş ile açmayı denedi. Luka yedide bahsedilirdi ve dirilmişti biri, Ra’d suresinde de anlatıyordu diyerek, kadının anahtarı nereye koyabileceğini düşündü sesli, bir sinir harbinin ötesinde, kadının bu denli grift olmasınaydı sözleri. Özveri, özünde sahip olduğu bir nitelik değildi, kaçışların ve tembelliğin izlerini taşırdı adamın zihni. Gizli de değildi; kırmızı odanın içerisinde yer alan ilahi gücü hissetmişti. Bir yaşamı ellerinde tutuyor olmak, önce Tanrı’yı yaratmak ve ardında yok etmek hepsini. Göz kapağının üzerinden beyne ulaşarak, söküp çıkarmak ilahi kudreti, fikirleri ve kimliği. Limbik lobun içerisinde yer alan tüm o zayıflığı köreltmek ertesi. Bu yüzden açılmalıydı o kapı ve bu sebeple bulmalıydı anahtarı. İlk doğduğu gece canlanırken zihninde, asla vazgeçmemeli, bırakmamalıydı doğuşları.
Şahit olmuştu; bir Ekim gecesinde ıssızdı sokağı, yanmıyordu lambaları ve ıslaktı kaldırımları. Siyah puantiyeli eteğin üzerinden, tunik bir gömlek salınıyordu adamın. Kaçınıyordu sorulardan; yanında otuzlarında bir genç, gecelerin ne denli korkutucu olduğundan bahsediyordu ona. O sıra, evin hemen sokağın sonunda olduğunu belirtmiş ve bir kahve eşlik edebilir demişti akşama. Üç ya da dört damlaydı fincanda; en geç beş dakika içerisinde gencin gözleri derin bir uykyuya dalacak ve açılmayacaktı bir daha.
Kırmızı oda; birkaç metrekare içerisine sığdırılmış dünyalar, fotoğralar ve anılar. Fırınlanmış gürgen ağacı ve pas tutmayan krom, çelik ayakları. Tahtanın üzerine yatırılmış bir beden ve öncesinde dizlerinden kopartılmış uzuvları. Solunda odanın duvarında, lekeleri kanların, sağında yaşamın kıyısında, şapeli Dali’nin ve ayini sonbaharın. Son akşam yemeği Salvador’da ve Washington sanat galerisinde sergilenen bir tablodandı aktarım. Sapma noktasının çok uzağında bisturi parçaları ve lobotomi için gerekli bir çekiç ve buz kıracağı. Hazırdı, adam gecenin o dehşet verici saatlerine ulaşmadan, ‘’Fulton haklı, saflaştırmalıyım insanı,’’ diyerek gencin şakağından, uzandı odalarına aklının. Bir hastalıktı her birinde, yayılıyordu; zihnin en köhne yerlerine gizlenerek, kirletiyordu fikirleri, bir Pazar ayininde görülüyordu. Nefret örtüyordu üzerini; bir kadını seviyorsa da kadın, hastalıktı yalnız, bir rahibi öldürüyorsa da adam, çıkarıp, kopartılmalıydı bu lanet ansız. Dahası vardı; bir korkuysa şeytani her bedenden, bir sevgiyse haddinden fazla gösterilen, yok edilmeli, alınmalıydı zihnimizden. Freeman gibi, önce göz yuvasından girmeliydi buz kıracağı içeriği, ardında beynin ön lobundaki korteksin kesilmesi gerekirdi. Arınmaktı geçmişten ve kurtulmaktı bir hastalık olarak adlandırılan her etkiden. O esnada tepkiden müzdaripti genç beden, lokal anestezi dahi uygulanmamış, antipsikotik bir ilaçtan dahi alınmamıştı yardım. İlk gecesiydi adamın, dikkatsiz ve dağınıktı sanrısı. Tanı koymuş olsa da insanlığa, tartamamıştı ne noktaya kadar gideceğini ve nerede durması gerektiğini bilmiyor gibi davranmıştı ertesi, bu yüzden küçük kırmızı odanın, Keller projesini yaşatmak için, ufak, sanayi tipi bir fırını vardı. Odanın kapısı aralandığında, tam olarak karşında yer almakta, kapağını açabilmek için ise, biraz eğilmeliydi bir yanı. Heimolen kadar olmasa da ocağı, Gent’in çok uzaklarında yaşamı sonlandıran bir başka mimariydi yapısı. Parçalamalıydı; başarsızlığın ardında önce ayaklar, ardında kollar yakılmalı, yanmakta olan uzuvların turuncuya dönerek harlamasını izlemeliydi bakışları. İlk kez uyanmıyordu biri ve arınması için tamamen kül olmalı diye düşünürdü adamın zihni. Belki küllerinden doğacak bir Anka, ya da Aralık’ta tekrar dirilecek olan bir Mesih düşüncesiydi hata. Hala günahlarından kopartmak için uğraşıyor olsa da her birini, ellerindeki kanın kokusu çıkmıyordu asla ve unutamıyordu o geceyi. Başarısız bir lobotomi ardında, anatomiyi de incelemek istemiş ve yanlışlıkla kan banyosuna çevirmişti evi. Farklı bir hazzın üzerinde oluşturduğu hissi, erişilmesi güç bir zevkin doruklarını yaşar gibi dillendirmiş ve kalbin tadının nasıl olduğunu dahi merak etmişti. Dahmer tadın fleminyonu andırdığını söylemiş olsa da, Sagawa tatsız ve tuzsuz olduğundan yakınmıştı zamanında, Nelson gibi barbekü sosuna ihtiyacı olabileceğini dahi düşünmüştü adam. Kırmızı odada tanrıyı oynuyor olsa da, şeytanı hiç getirmemişti aklına; hiçliği bu denli enjekte etmeye çalışırken kurbanlarına, bir amacı vardı, bir doğum için birilerinin son verilmeliydi yaşamına. Bulmalıydı anahtarı, yoksa yozlanmış bir topluma gösteremeyecekti ışığı, kırmızıydı.
Kızıla çalan, tarif edilemeyen bir rengin yoğunluğuydu aksanı; dönüyordu çarkları, yeni bir ruhun daha kurtarılması gerekiyordu odada, kadının saklamış olduğu anahtardı cenneti dünyaya getirecek olan. Adamın ak düşmüş sakallarından dökülüyordu çavdar, bir iki damla, şişede durduğu gibi durmuyordu asla. Koridora çıkacak ve merdivenlerin hemen yanında bulunan yangın dolabındaki baltayı alacak ve biraz gürültü olmasına izin verecekti ardında. Odanın kapısına vurduğu her darbe ile kutsal bir gücün içine dolduğunu hissedecek ve uzanacaktı bir meleğin kanatlarına. Durmadı adam, defalarca yükseldi göğe balta ve bir hışımla saplandı kapıya, parçalara ayırdı. Göz bebeklerinde büyüyen delilik, aklını kaçırmış bir insanın bakışlarından çok daha fazlasıydı. Tanrısıydı bu küçük dünyanın; gecenin karanlığına, odanın ardına araladı kapıyı ve içeri girdi sanrıları.
Güneş doğdu batıdan o esnada, ardından koridora uzanan kapı açıldı kadın tarafından. Zeminde kırık cam parçaları ve yanı sıra halının üzerinde boş bir viski şişesi, mutfağın yanına bırakılmış kavanozlar ve içinde bilyeye benzer yansımalar. Sonuna kadar açıktı oda, kilidi ile beraber duruyordu halıda. Bir hışımla koşuyordu cama, perdeyi açıyordu sonuna kadar. Biraz daha aydınlık, soluyabileceği kadar temiz bir hava yoktu bakıldığında, nefesi dahi kokuyordu odanın. Çürüdüğünü hissediyordu kadının bir yanı, bir tarafı hala orada, ürkek bakışlar ile yaklaşıyordu odaya. Dün gece gördüğü başka bir kabus geliyordu aklına, başka bir yaratık peşini bırakmayan. Bir polaroid makina ardında, çekilmiş fotoğraflardı duvarda asılı duran.
Gözlerini açıyordu henüz sabah olmadan; tıpkı bugününde var olduğu gibi, gecesinde de kırık kapı, elinde bir balta, ancak çalışmıyordu yangın alarmı. Kasap tahtasının üzerinde durmakta olan bir uzvuydu insanın, yarımay şeklindeki lunuvalar kazınmış ve uca doğru kıvrımlar oluşturmuştu kanca tırnağı. Gürgene kapaklanmış şekilde duran elin, eskikti bir kaç parmağı. Çokça zamanını almamıştı kesilmiş ve köşeye atılmış diğer parçaları bulması. Fotoğraflara bakmıştı sonrasında, nedense pek şaşırmış gibi görünmüyordu rüyada. Bir çok erkek bedeni vardı tonlamada, kimi siyah, kimi beyazdı ışığın yoğunluğunda. Yüzleri olmadığı için çıkaramamıştı hiçbirini, hayal dahi edememişti kimliklerini. Salvador Dali’nin tablosuna baktıkça asılı karelerin üzerinde, mandalların daha sanatsal bir görsel oluşturduğunu düşünmüş, küçüklüğünde de yaptığı gibi, parmaklarının üzerine yerleştirmişti herbirini. Bir kukla sanatçısını andırırcasına oynatıyordu eklemlerini, gezindiriyordu odada. Koparılmış ele dokunduğunda ise teni, kendisini, sağındaki fırının sıcaklığına kaptırmıştı bakışları. Bir anne yüreği gibi, ısıtmıştı benliğini, sanki arkasında yükselen bir opera, salınmasını, dans etmesini istemişti. Süzülmesini; bir sonbahar yaprağı gibi ayrılmasını dallarından, sürüklenmesini rüzgarla. Bir önceki gecede gördüğü o kabusa karşın, mutlu bir tablonun içerisinde yer alıyor, sanki mutluluktan yerden kesiliyordu ayakları ardında. Ancak kısa sürmüştü bu furya; ‘’Hatırla,’’ diye yükselen bir ses duymuştu kabusta, arkasında, daha öncesinde olduğu gibi kanların arasından yükseliyordu bir adam. Tekrarlıyordu uğultuyu, ‘’Hatırla,’’ dedikçe vuruyordu duvarlara, savruluyordu kırmızı odanın dar ağacında. ‘’Ra’d, beni serbest bırak!’’
Tekrar irkilmesine sebep oldu bu yafta, rüyayı atarak aklından, yavaşça yakınlaşmasını sürdürdü odaya. Birkaç anı karışıyordu, karşılaşıyordu bir kaldırımın diğer ucunda, kararsız, kararlı bir tutum eşliğinde ilerliyordu oraya. Adımları eşiğine geldiğinde kapının, duraksamıştı kadın; bir bilinmezliğin içine dalmak, karanlığın koynuna sarılmak gibiydi her atım. Fotoğraf karelerinde yer alan cesetler, neredeydi şimdi? Yoksa bu ufak çaplı krematoryumun içerisinde mi erimişti, küllere mi dönüşmüştü her biri? Kök hücreleri alınarak o kimselerin, tekrar vücuda enjekte etmenin ardında yer alan, başarısız bir diriltme girişimi miydi yoksa kefensiz alevlendirilmesi? Yanıt bulamıyordu, belki kaçındığı, asla görmek istemediği kimliklerden, sahte anılar oluşturuyordu. Tanrı’yı oynamak, onu bir oyuncağa dönüştürüyor, El Hazret’in çıldırmasındaki gibi, bir başka dünya ile iletişim kurduğunu düşündürüyordu. Bir yanımsama doğrultuyordu belini, Nostradamus, ‘’Su hareketleniyor, limbe eteğinden ayağa, büyük bir korku, içten bir ses, farklı bir titreme, ilahi ışık, kutsal haber artık yanımda,’’ diye söylenirken harlıyordu bir anda alev fırında. Sonuna kadar açık perdeler kapanıyordu o anda, bir güç itiyordu kadını odanın karanlığına. O kırık, paramparça kapı, nasıl olduysa, bedenin içeri girmesiyle kapanıyordu arkasından. İlk gecesindeki gibi, o loş kırmızının içindeydi şimdi; bilmediği bir dildi kulaklarında, mandallar ile asılmış fotoğralar düşüyordu ayaklarına. Her birinin arkasında ibranice yazılar vardı baktığında, ‘’Hayom, etmol,’’ gözlerine çarpandı, dün aslında bugün ve birdi Tanrı’nın evi; kitapları, herbiri onun eseriydi yalnız. Çınlıyordu kulaklarında çığlıklar, ‘’Kama zman ata nish’ar?’’ ve yanıt veriyordu kadın uğultuya: ‘’Çok kalmayacağım,’’ diyordu o esnada. Deprem oluyorcasına sarsılıyordu bedeni, kırmızı odanın duvarlarından çıkmaya çalışıyordu ölülülerin neferi, tırnak gıcırtıları duyuluyordu, sanki duvarın içerisinde yaşıyordu herbiri. Tüm o korkunç anılar sarıyordu çevresini; bir otel odasında ölü bulunan büyük eniştesi ve masasında açık kalmış yeni ahit, kanonik incili Luka, yedinci parafın ışığında, öldüğünde geri gelmeyen bir başka yaşam. Kadının zihnindeydi onlar, tüm ölülerin onunla yaşadığını düşündürüyordu aklına, türlü oyunlar oynuyordu şeytan ve sarılmasını sağlıyordu aldanmaya. Bir ses duyuyordu kapının ardından, biri, sanki birileri zorluyordu açmaya. Tiz bir adam sesi, ‘’Nereye saklamış olabilir anahtarı?’’ diye inletiyordu içeri. Geriye çekildi, kendi omuzları düştü üzerine, sarıldı kendisine kadın, kapadı gözlerini sessizce.
Gecenin karanlığına, odanın ardına aralandı kapı, bir sanrı, henüz teşhis koyulmamış bir vakada yer aldı adamın adı; kadına baktı, kadınsa ona.
Adam kanlar içerisindeyken akşamında, göz bebekleri dokundu yalnızlığa. Her birimizin içinde vardı yaşattığı bir başka, bir biz daha. Kadına baktı, kadınınsa kapandı gözleri ardında.
submitted by ArsenicW to okuryazar [link] [comments]


2020.10.04 15:37 Kadinboyledir Hiçbir kadın kendini bir yerlerden atmıyor! Bir çocuk daha Pislik bir katil yüzünden annesiz kaldı. İdam diyeceğinize önce katilleri tutuklayın! Muhammed Ada Demir serbest geziyor.

Hiçbir kadın kendini bir yerlerden atmıyor! Bir çocuk daha Pislik bir katil yüzünden annesiz kaldı. İdam diyeceğinize önce katilleri tutuklayın! Muhammed Ada Demir serbest geziyor. submitted by Kadinboyledir to KGBTR [link] [comments]


2020.10.01 01:02 karanotlar Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi

Gerçekten Daha Gerçek – Brian Massumi
Mustafa Burak Arabacı
https://preview.redd.it/n0vapcg97dq51.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=d233571ce475a5c0b4bc5a70c2b859ef270b3818
Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor, ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir, dilin fonemleri açısından, ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle. ama postmodernizm eveleyip geveliyor
Çağımızın kültürünün tekrarlı-dolaşımında mevcut olan baştan çıkarıcı imajlar var. Dünyamız, Baudrillard’ın deyimiyle, bir tür postmodern kıyamet sonrası halin içindeki hiper-uzaya fırlatıldı. Havasız atmosfer matuf-olan’ı boğdu, bizi boş bir merkezin etrafında dönen ereksiz yörüngedeki uydulara terketti. Artık bir gerçekliğe matuf olmayan, uçuşan imajlardan yapılı bir eteri soluyoruz (-1-). Baudrillard’a göre simülasyon bu: gerçeğin gerçekliğinin işaretlerinin ikamesi (-2-). Hiper-gerçeklikte, işaretler artık dışsal bir asıl-olan’a matuf değil yahut onun bir temsili değil. Öylece salt kendileri olarak duruyor ve salt başka işaretlere ilişkinler. Bir kısım boyutları ayrıştırılabilir. Dilin fonemleri açısından ikili dakika ayrımlarının birleşimiyle ama postmodernizm eveleyip geveliyor. (-3-) İmajlar onları zemine çekecek bir çekim-kuvvetinin yokluğunda hızlanıyor ve birlikte koşuşturmaya meyyaller. Değiştirilemez oldular. Herhangi bir terim bir başkasının yerine ikame edilebilir oldu: Külliyen indeterminasyon (determinasyon’un zıttı) (-4-). Homojen yüzeyin bu dizimsel kayganlığıyla yüzleştikçe, konuşmasız kaldık. Salt meczup bir halde, öylece, seyrediyoruz (-5). Sürecin sırrı kavrayışlarımızın ötesinde. Anlam kendi içinde patladı. Dışsal bir asıl yok, ama her yerde ve daimi olanı var. Dizimsel kayganlığın zemini için cevaplar veren paradigmatik boyut sadece takas ve tekrarlı-dolaşımın hazsız orgy’sinde asgari düzeyde ayrıştırılmış işaretler bulanıklık yaratıyor. İmajlarda saklı olan kendi jenerasyonundan sorumlu genetik kodlar (-6-) anlam erişim ve görüşün dışında ama bu bir mesafenin ardında olmasından kaynaklanmıyor; anlam erişim ve görüşün dışında çünkü kod küçültüldü. Nesneler imajlara, imajlar işaretlere, işaretler enformasyona, enformasyon ise bir çipe sıkıştırılıyor. Her şey moleküler bir ikiliğe indirgeniyor. Bilgisayarlaştırılmış toplumun genelleştirilmiş dijitalliği (-7-).
Ve biz öylece bakakalıyoruz. Tam olarak pasif olduğumuz söylenemez, çünkü aktif-pasif dikotomisi de dahil bütün kutupluluk gözden kayboldu. Bizi merkezine alan bir dünyamız yok ama biz kendimiz ihsası elektriksel olan bir zemin işlevindeyiz (-8-). Eylemde bulunamıyoruz, sadece teslim alınıyoruz. Açılmış ağzımız ve açık gözlerimizle emiyoruz. Sessiz yığınların kitlesel entropisinde hareketli-titreşimli imajların oyununu yalıtıyoruz.
Bunları okumak bir bakıma eğlenceli. Ama naif bir gerçekçi yahut emişken bir sünger olmanın dışında sahiden bir seçeneğimiz yok mu?
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”
Deleuze ve Guattari üçüncü bir yol açıyor. Tek bir yerin uzamında geliştirilmemiş olmasına rağmen, simülasyon teorisinin Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından çıkarılması bize dinazorlara dönmeden yahut bizi hiper-kinizme fırlatıp bırakmadan geç-kapitalist dönemdeki kültürel şartlarımızı analiz etmek için bir başlangıç verebilir.
Yaygın tanıma göre, simulakrum aslı ile ilişkisi kopya olduğunun söylenmesi imkansızlaşacak denli sönümlenmiş kopyanın kopyası demek. Salt kendinden ibaret olarak duran, aslı olmayan bir kopya. Frederic Jameson foto-realizm örneğini veriyor. Bir kopyanın resmedilmesi gerçekliğe ilişkin değil, lakin bir fotoğraf, zaten orijinal olanın kopyası (-9-). Deleuze, “Eflatun ve Simulakrum” makalesinde başlangıç noktası olarak benzer bir tanımı ele alıyor fakat bunun yetersizliğine de vurgu yapıyor. Bariz bir noktanın ötesi için, ayrımın artık tek bir derecelendirmesi yok. Simulakrum farklı doğaları olan fenomenlerin tamamından ziyade bir kopyanın iki defa silinmesi: asıl ve kopya arasındaki bariz ayrımların altını ve altındaki zemini oyulması (-10-). Kopya ve asıl terimleri bizi temsil ve nesne-üretimi/nesnenin-yeniden-üretimi dünyasına bağlıyor. Bir kopya, kaç defa silinmiş olduğu, gerçekliği yahut sahteliği farketmeksizin, dahili olanın varlığı yahut yokluğu üzerinden tanımlanır; temeldeki ilişkisi asıl-olan ile benzerlikleridir. Simulakrum ise, sadece asıl olduğu varsayılan ile dışsal ve aldatıcı bir benzerlik yaratır. Onun üretim süreci, içsel dinamikleri, onun aslı olduğu varsayılandan tamamıyla farklıdır, onunla benzerliği salt yüzeysel bir etki, bir illüzyondur (-11-). Fotoğrafın üretimi ve işlevinin fotoğraflanan nesne ile bir ilişkisi yoktur. Foto-realist tablolar ise bir bakıma temeldeki farklılığı örterler. Temsilin apaçık gösterimi değil maskelenmiş farklılık, bilhassa simülakrum ile ilişkili olan tekinsizliği üretirler: Asıl-olan’ın yerine geçmesi için yapılmış bir kopya. Bir simulakrumun farklı gündemleri vardır, farklı tekrarlı-döngüsel devrelere girer. Deleuze kopya kalıplarını başarıyla parçalamış olan simülakraya örnek vermek için pop-art’ı kullanır (-12-): Kendi kendilerine yaşam bulan çoklaştırılmış, stilize edilmiş imajlar. Sürecin itkisi “asıl-olan”ın eşdeğeri olmaya yönelik değil, bilakis simulakrumun kendi kudurmuş üremesine yeni bir uzayın kapılarını açmak için ona ve onun dünyasına muarız hale gelmek. Simulakrum kendi farklılığını oluşturuyor. İçe doğru bir patlama değil bir farklılaşma; mutlak yakınlığın değil galaktik mesafelerin bir göstergesi.
Simulakrumun oluşturduğu benzeşme bir anlamda, bir son değil. Deleuze ve Guattari’nin yazdığına göre, “Bir şey görünür olmak için, yapısal belirtkelerin simülasyonunu oluşturmaya itelenir ve kendi maskeleri olma işlevi gören itkilerin belirtkelerine doğru kayar… O şey, maskesinin altında ve kastettiklerinde, zaten kendisinin bütünlüğü sonradan kurulacak olan spesifik yüksek belirtkeleri ve uçlardaki formlarına yatırım yapmıştır.”(-13-). Aynılaşma bütünüyle yeni yaşamsal bir boyutun maskelenmeye başlanması… Bu haddizatında doğadaki taklitlere bile uygulanır. Bir yaprağı taklit eden bir böcek, etrafını kuşatan bitki belirtkesi ile birleşmez lakin avcıların mücadelesinde başka bir aleme yeniden ve yeni bir kılıkta girer. Taklit, Lacan’a göre, kamuflajdır (-14-). Bir muharebe meydanını teşkilatlandırır. Yanıltıcının/yanılgının özünde içkin bir güç vardır: Aldatmacanın olumlanan gücü, bir başkasının yaşamı ile kendini maskelemenin stratejik avantajını elde etmenin gücü.
Ridley Scott’un filmi Blade Runner mezkur aldatmaca savaşında esas düşmanın “asıl-olan” olduğunu gösterir. Dış dünyadaki taklit-klonlar yerli toplulukların arasına karışmak için değil kendilerine içkin dışarıda-kalmışlığın sırrına kani olmak için dünyaya gelirler. Böylece esaretlerinden kurtulup kendi anlayışları ile tam hayatlarını yaşayabileceklerdir. Taklit yanlışlayıcısını biricik-oluş’un dizginlenemeyen açıklamasına doğru iten yaşam gücünün bir belirtisidir. Baskın olan taklit-klonun gözlerini yapan adama söyledikleri simülasyonun genel bir formülü olarak ele alınabilir: “Benim gördüklerimi görebilmenin tek yolu senin gözlerinle bakmam.” Eğer önceden ölümlerinin vakitlerinin belirlenmişliğini değiştirebilselerdi, taklit-klonlar dünyada insan taklitleri olarak kalmayacaklardı. Gezegenlerarası yaşamsal boyutlarını geri alacak ya da oraya geri kaçacaklar, böylece hiçbir insanın daha evvel görmediği ve göremeyeceği şeyleri görebileceklerdi. Onların taklit-edişi ise sadece farklılığın yüklenimi ve maske-çıkarma işlevi gören yolun üstündeki bir mola istasyonu idi. Eric Alliez ve Michel Feher’in gözlemlediği gibi, simulakruma karşı en iyi silah onun bir yalancı-kopya olduğunu göstermek için maskesini düşürmek değil, onu gerçek bir kopya olmaya zorlamak ki bu da onu asıl-olan’ın çıraklığına ve temsiline göndermek demektir. İsyankar taklit-klonları üreten şirket ikinci-el insan hatıraları ile tamamlanmış yeni bir taklit-klonu ifade ediyor (-15-).
“Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar”
Evvelden simulakrumu kopya ve asıl-olan terimleri içerisinden tartışmanın güdük kalacağını söylemiştim ama şimdi kendimi salt asıl-olan’dan bahsederken lakin asıl-olan’ın simulakrum ile bir ölüm kalım savaşı verdiğini iddia ederek bunu yapıyorum. Asıl-olan’ın gerçekliği uğraşılmasına muhtaç olduğumuz bir soru. Baudrillard bu soruyu gerçeğiyle değiştirilen simülasyonun kendisinin de var olduğunu yahut simülasyonun orada ve zaten hep orada olduğunu söyleyerek soruyu sürüncemede bırakıyor (-16-) Deleuze ve Guattari ikisine de evet diyor. Alternatifi yanlış zira simülasyon gerçeğin kendisini üretiyor, yahut, gerçeğin kendisinin zemininde daha tam, daha gerçek (gerçekten-daha-fazlası). “Gerçeği kendi ilkesinin ötesinde etkili bir şekilde üretildiği bir noktaya taşıyor.” (-17-). Her simülasyon kalkış noktasını, bariz bir şekilde durağan kimlikleri, arazileri içeren düzenlenmiş bir dünya olarak alır. Fakat bu “gerçek” varlıklar kopya numarası yapmaya razı olmuş simülakranın üzerini kaplar. Louis Feuillade’nin çektiği sessiz bir film süreci resmediyor.
Vendémiaire Birinci Dünya Harbi’nin son günlerinde geçiyor. Olaylar basit: Fransa’nın kuzeyinde savaşta çarpışamayan sıradan bir ailenin mensupları güneyde işgal edilmemiş arazilere kaçıyor ve tüm gayretlerini şarap yapımına harcamaya başlıyorlar. Orada, ailenin kızlarından birinin müstakbel kocası ile ve iki Belçikalıyı öldürerek kimliklerini ele geçirerek İtilaf Devletleri topraklarından bir yandan İspanya’ya kaçacak parayı bulmaya çalışarak geçmek isteyen, pek de tekin olmayan Alman asker kaçakları ile tanışacaklardır. Almanların planı istedikleri parayı üzüm bağının sahiplerinden çalmak ve suçu hasatta çalışan çingene kadının üzerine atmaktır. Plan, Almanlardan biri tam bulunma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu sırada, boş bir üzüm depolama tankına düşmesi ile çöker; Alman yandaki tankta bulunan üzümler fermente olurken zehirli gazlara maruz kalarak oracıkta ölür. Cesedi çaldıkları ile birlikte bulunur ve çingene hırsızlıkla itham edilmekten kurtulur. Diğer Alman ise sarhoş olduğu esnada Almanca konuşarak kendini yakalatır.
Film üzümlerin kıskacında… Üzüm hasadından temin edilenler olay örgüsündeki durumun ilk müşevviki oluyor ve dilemmayı insanlardan ziyade üzümler kendileri çözüyorlar. Film sadece üzümlerin kıskacında değil, olmazsa olmaz bir unsur olarak film şarabın içinde yüzüyor. Her önemli an şarap üzerinden açıklanıyor: Aşk kocasının şarap bardağında parıldayan dans eden kadının imgesi üzerinden açıklanıyor. Almanların tehdidi üzüm şarabı üstünde tepinen kaçaklardan biri üzerinden en üst düzeyde açıklanmış. Kahramanlık, arkadaşlarının zafer istençlerini diriltmek ve vatanlarının hatırlatan tadı vermek için siperlere geri dönmeye çalışan özgecil/altruistik süvari-er üzerinden örneklendiriliyor, zafer geldiğinde ise şerefine şarap kadehleri kaldırılıyor; ve film şaraplarla bezeli duygusal bir tablo ile son buluyor. Filmin son sözü ise o şarap mahzenlerinden yeni bir ulusun yeniden doğacağını söylüyor. “Simülasyon” diyor Deleuze ve Guattari “Gerçekliği yenisi ile değiştirmez… despotik aşırı-kodlama operasyonu ile gerçeğin yerini alır, gerçekliği dünyanın yerini alan yeni tam bir beden üzerinde üretir. Bu da gerçeğe yarı-sebep (quasi-cause) ile gerçeğe el koyulması ve gerçeğin üretilmesini açıklar” (-18-). Bölünmez, soyut şarap akışı ulusun görkemli bedenidir. Kendisini aşkın gücü, zafer ve yeniden-doğuş için fesheder. Kendisini ilk ve son sebep olarak arz eder. Ama barizdir ki savaş şarap ile kazanılmamıştır. Onun nedenselliği bir illüzyondur. Ama etkili bir illüzyon zira işleri yolunda tutmak için gerçekliğin içine yeniden-zerk edilmiştir: Aşkı açıklar, bir yandan adamı iyi bir koca olmaya ve oğullarına ulusun yükselişini miras bırakmaya teşvik eder; vatanseverliği açıklar, bir yandan da askerleri zafer için kamçılar. İşte bu yüzden ona yarı-neden deniyor. Bedenleri ve şeyleri kendi vücutlarından çıkarıp ideal kimliklerin aşkın uzamına taşır: İhtişamlı bir kadın, görkemli bir aile, muazzam bir ulus. (Hatırlayalım: “gerçeği kendi ilkesinin ötesine taşır…”) ve sonra, orada onlar için ve onları dağıtılan kimliklere uydurmak için kendini bekleten ideal uzamı büküp bedenler ve şeylerle kavuşmalarını sağlıyor. (Hatırlayalım: “… etkili olarak üretildiği noktada”). Aynılaşma ve temsil bağlantılarının (network) tamamını yaratıyor. Asıl-olan ve kopyanın her ikisi de aynı ihtişamlı anlatım sürecinin ürünleri, nihai erek ise dünyanın yeniden yaratılması, yeni bir yer-yurt’un yaratılması.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor
Yarı-sebep, kendi gücü temelinde yaygınlaştırıcı-dağıtıcıdır. İyi bedenleri kötülerinden ayrıştırır. Bir başka deyişle onları bir asıl olmamalarına rağmen öyleymiş gibi arz eden aynılaşmanın müthiş illüzyonuna razı olan bedenleri farklı bir gündemle işleyen hain kopyalar haline gelmeleri için yönetir. Yarı-sebep Fransız vatanseverlerini işbirlikçi Almanların maskelerini düşürmek için harekete geçirir (Alman kaçakların sayısının iki olması tesadüf değil; Simülakrumun kimliğe karşı tehditkar olan çokluk tavrını takınıyor ve ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir uçuş rotasında seyahat ediyor. Burada çokluk bir ikiliğe indirgenmiş zira kapitalizmin oedipal prosedürleri altında, kimlik içinde kimlik-olmayan-kimlik, öznenin, ilan-edim’in öznesi ve ifade’nin öznesi olmak üzre ikiye bölünmesi ile şekil alıyor: Almanlardan biri sessiz kalmaya mecbur bırakılıyor) ki çingeneyi ise belirgin ötekiliğine rağmen çalışkan, dürüst Fransız kadını olarak gösterir.
Bu hesap-kitap, asıl-olan ve kopya arasındaki kutupluğu her ikisine de aynı makinenin bir parçası olarak işlev gören ikinci el muamelesi ederek alt ediyor. Ama öyle gözüküyor ki gerçek ile imajiner olan arasındaki dikotomiyi dokunmadan bırakıyor; ta ki bu ihtişamlı-anlatım süreci tarafından ele geçirilmiş bedenlerin ve şeylerin kendilerinin farklı yarı-sebep düzey-düzlemlerindeki öncül simülasyon-temelli yaygınlaştırma-dağıtım’ların bir sonucu olduğu anlaşılana değin. Simülasyon içinde simülasyon. Gerçeklik iyi kıvama getirilmiş simülasyonlar harmonisi dışında bir şey değil. Dünya birbirine bağlı simülasyonların kompleks tekrarlı-döngüsel devresi ki Feuillade’in filminde de bu yerine oturuyor. 1919’da yapılmış, hemen savaştan sonra, her savaşın bilhassa da boyutlarından biri üzerinden bakılınca güçlü bir yersiz-yurtsuzlaştırma etkisi var: Askerlerin silah altına alınması, vasıta ve silahlarla teçhizatı ve erzak tedariki, başka ülkelerden gelen mülteciler, başka ülkelere iltica edenler, parçalanmış aileler, bütün bölgelerin tesviyesi… Filmin kendisi, kendisini o sökümlenmiş duruma eklemleyerek birleştirici bir yersiz-yurtsuzlaştırmanın tümlenmesine yardım etmesi anlamında bir simülasyon; ulusun yeniden-doğuşunu inşa etmek için… Vendémiare, cumhuriyetçilerin takviminin ilk ayının ismi.
Bundan çıkarsayabileceğimiz salt asıl-olan ile kopya-olan’ın ayrımı değil, yahut salt gerçek ve imajiner olanın ayrımı değil, simülasyonun iki mod’unun ayrımı. Biri, Feuillade’ın filminde örneklendirilen, normatif, düzenli ve yeniden-üretilebilir varlığın kendisinde yer alan bariz özellikleri seçmiş: Çalışkanlık, sadakat, iyi anne-baba olmak vs. yüzeyde bir aynılaşmanın bağlantılarını yaratıyor. Bunlar yüzeydeki aynılaşmalar zira bir miktar derine inilince aynılaşma değil salt standardize edilmiş eylemler oldukları görülüyor: Varlıkların bütün yaptıkları çağrıldıklarında olması istenen şey olmaları (bu bakıştan, çingene Fransızlar kadar Fransız oluyor). Bedenlerin yaptıkları ise normalleştirilmiş ve basitçe yeniden-üretilebilir işlevleri olan mucizevileştirilmiş kimlikler demetinin soyut şebekesi içerisinde nerede konumlandıklarına göre değişiyor. Bu Eflatuncu anlamda kopyalara değil insan taklit-klonlar’a dair bir soru. Her toplum bu cinsten bir yarı-sebep sistemi yaratıyor. Kapitalist toplumda nihai yarı-sebep, Marx tarafından tanımlandığı üzre her şeyi kendisine matuf kılan mucizevileşmiş bir madde ve kendisini ilk ve son sebep olarak sunuyor. Kapital’in kendisi (-20-). Simülasyonun bu mod’unun ismine “gerçeklik” deniyor.
Simülasyonun diğer mod’u, kendisini tüm aynılaştırma ve taklit-klonlaştırma sistemine karşıt olarak ortaya koyar. Ayrıca yaygınlaştırıcı-dağıtıcı olmasına rağmen, yaygınlaştırma-dağıtım’ın etkisi sınırlanabilir değil. Bariz özellikleri kendisine seçmek yerine, tamamını seçip alır, potansiyelleri çoğaltır: İnsan olmak değil, insan-ötesi olmak… Bu cinsten simülasyona “sanat” deniyor. Sanat hem bir yer-yurdu yeniden yaratıyor, ama bu yer-yurt gerçekten yer-yurtsal değil. Gezegenlerarası bir uzayda kütleçekimi kanunlarına bağlı dünyaya pek az benziyor, ondan ziyade yersiz-yurtsuzlaştırılmış; her yönde hareket etme ihtimalini temin eden bir yer-yurt… Sanatçılar kendi tedavülden kalkmışlıklarının sırrını bulmuş taklitçiler.
Bin Yayla’da, Deleuze ve Guattari onlara temsil terminolojisine saplanıp kalmadan simülasyonun iki mod’unu da tartışma imkanı veren bir kavramsallaştırma icad ediyorlar: anahtar kavram ikili-oluş. İhtişamlı-anlatım sürecinde daima her ikisini dönüştüren ve birbirine dönüştürülebilen en azından iki terim var (-21-).
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan…
David Cronenberg’in The Fly, Sinek filmi, buna dair bir durumu, başarısız bir durumu, sunuyor. Brundle ismindeki bilim adamı nesneleri maddesizleştiren ve onları anında istenilen bir yere ışınlayan bir makine ile deney yaparken kazara kendisini bir sinek ile eşleştiriyor. Bir nevi kütleçekime ve Newton’cu fiziğe hakaret ediyor. Bu kaza olunca Brundle pek de sinek olmuyor ama sinek-insan da olmuyor. Bundan ziyade, ikisinin de bariz özellikleri ve potansiyelleri yeni bir canavarsı-benzer-karışım’da terkip oluyor: Duvarlarda yürüyebilen ve kendisini “haşarat-politikacı” olarak tanımlayabilecek denli düşünebilen ve konuşabilen bir Brundle-sinek… Kendisini sinek’ten arındırmak için süreci geriye doğru tekrar etmeyi deniyor lakin bu defa da tek başarısı kendisini makine ile terkip etmek oluyor. Vendémiare’da portresi çizilen sınırlı ve negatif oluş’ta, şebekeye uyum sağlamak için kendi potansiyellerini törpülemek zorunda olmayı sorgulamak adına terimlerden biri kimliğin ve bedenin soyutlanması, yahut en azından böyle gözüküyor. The Fly’da olduğu gibi sınırlamasız ve pozitif oluş’ta, iki terim de aynı düzlemde: Dikine yukarı ya da aşağı bakmak yerine, kişi şebekede etraftaki kendisi için belirlenmiş başka bir pozisyona doğru hareket ediyor. Bir hayvan, bir makine, farklı bir ırk, cinsiyet ya da farklı yaşta bir insan, bir haşarat, bir bitki olmaya… İhtişamlı-anlatım süreci, atomaltı fizik kadar soyut olmasına rağmen tesir ettiği dünyayı içeriyor ve bir “kuark-parçacığı kadar gerçek… (Bin Yayla kitabındaki “Soyut Gerçek” makalesinden: Bu metindeki “gerçek” yukarıda verilen gerçek tanımlamalarına göre farklı bir anlamda; gerçekleştirilimiş simülasyonların kapsamlı bir sistemi olarak da anlaşılan, Virtüel’in gerilimli alemi ki o da gerçekliğin içinde vücut buluyor.) (Soyut Gerçek/Abstract Real: Soyut gerçek; “abstract”’ın soyutluğun dışında, materyal, maddi olmayan minvalinde bir anlamı da var, Deleuze’un kastının mahiyetine dair kitaba bakmak lazım.)
Işınlama makinesi kendini terkip ettiği terimlerle aynı uzamda… İşleme prensibi o dünyanın kuantum düzlemine hiç görülmemiş potansiyellerin bir karışımını yaratmak için soyutluk havuzuna dalmış durumda. Geri dönüşü olmadan, yeni bir beden ve arazi üretiyor. Tek seçenek bir terimden sonrakine sıçrayarak bayrak yarışındaymışçasına olup-duruş’u sürdürmek. Ta ki süreç kendisini imha edene yahut potansiyellerini tüketip yakıtını tamamen harcayana kadar ve muhteşem-hayvan ölür. Bunu gezegenlerarası uzaya benzetmek yanıltıcı olabilir: Bundan daha ötede serbest-dolaşımda bir ağırlıksızlık sözkonusu olamaz. Bu denli tam in-determine bir şey yok. Her bir kişi kendi itkisine, kendi yaşam gücüne, ne kadarını göze alabileceğine göre ayarlanmış kendi potansiyellerine sahip. Ve tortulaşmış ve evvelden-varolan “gerçek” olduğu kabul gören simülasyonlar tarafından ortalığa saçılmış engellerle dolu bir dünyanın içine doğru hareket ediyor. Genellenmiş bir in-determinasyon yok ama insanın sinekle buluştuğu yerde karar-verilemezliğin yerelleştirilmiş noktaları mevcut. Erek, öyle bir noktada biri’nin dünyasındaki kuantum düzlemine erişmek ve ikili-oluş’un stratejik taklidi ile muhtemel tüm potansiyelleri terkip etmek… Deleuze ve Guattari, elbette insanlara “nesnel” olarak bir haşarat olabileceklerini söylemiyor yahut olmalarını tavsiye etmiyor. Bu potansiyelleri intihap ve terkip etmek ile alakalı bir soru ki bu hareket ve dinlencenin birbiriyle soyut alakaları olarak tanımlanır. Etkileme ve etkilenme kabiliyetleri: soyut ama gerçek. Fikir, kendi ışınlanma makinemizi inşa edip onu gitmek ve daha ötesine gitmek için bir bayrak yarışındaymışçasına kullanmak, daha muntazam ve daha güçlü karışımlar yaratmak ve onları bir bulaşıcı hastalıkmışçasına yeryüzündeki her kimliğe bulaşana değin yayıp saçmak… ve tam-müteşekkil noktaya erişildiği yerde, işte o vakit, pozitif simülasyon temsil ve taklit şebekesine karşı kullanılabilir ve onu yeni bir dünyaya dönüşütürebilir. Deleuze ve Guattari, bu oluş sürecinin kolektif doğasında, yalnız bir sanatçıda cisimleşmiş olduğu halde, ısrar ediyor. Devrimci yahut “önemsiz/önemsizleştirilmiş/önemsenmeyen/yalnız” (Önemsiz derken, bu önemsizlik bir yalnız bırakılmışlık tecrit edilmişliğin getirisi, mesela Kafka’ya matuf söylenmiş, ki buna “Minor Art”.) Sanatçılar kendi topluluklarının sunduklarını, yanlışın güçleri ile hizaya getirirler (-23-).
Kendisini sonrasında topluma Feuillade’nin şarap assemblajında olduğu gibi yeniden-zerk edebilecek işleyen bir simülasyon yaratırlar ama bunu epey farklı, hatta bir nevi eşdeğeri denli zilzurna sarhoş edici bir etki ile yaparlar.
Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek, indeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı, ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu, zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı.
The Fly’a dönelim. Bilimadamının süreçten tek kaçış ümidi kız arkadaşını kendisinden ve sinekten bir çocuk yapmaya ikna etmektir. Ümidi ve korkusu, insan türüne Brundle-sinek’i bulaştırmak ve böylece eskisinin yerine geçmek üzre süperinsan gücü ile bezeli yeni bir tür ortaya çıkmasıdır. Süpersinek olarak üstün gelen insan… (Nietzsche kinayesi, anıştırması gereksiz değil. Deleuze için, “Yanlışın Güçleri” güç istencinin bir başka söylenişi, adıdır. Ve pozitif simülasyon, Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’ta ebedi bengidönüş olarak açıklanmış. – o da Nietzsche’den alınmış bir kavram)(-24-). Yeniden-üretim ve yeni bir etnik kimliğin oluşturulup biçimlendirilmesi bu simülasyon sürecinin suratsız-yüzleri ama onlar nihai erek değiller. Erek yaşamın kendisi, yeni-Brundle’ın kendi güçlerini saklayıp baskılamadan yaşayabileceği yeni bir dünya… Bu ihtimal başarıyla olan-güçler tarafından ezilip geçilmiş. Brundle-sinek bir kaçış yolundan mahrum bırakılmış. Brundle’ın ve sineğin bedenlerinde yazılı orijinal formül, görünüşe göre hatalı. Yapabileceklerinin en iyisini yaptılar, ama sadece kendi tedavülden kalkışlarına erişebildiler.
Tüm bunlar bizim mevcut kültürel şartlarımıza nasıl uygulanabilir? Deleuze’e göre, simulakrumun kendi maskesini düşürmeye başladığı nokta resimde pop art’ın zuhur etmesi ile başladı. Sinemada bu İtalyan Neo-Realismi ve Fransız Yeni Dalga, Nouvelle Vague ile oldu (-25-). Belki de bu noktaya şimdilerde popüler kültürün içinde tamamıyla ulaşmaktayız. İleri/gelişmiş-kapitalizm, Deleuze ve Guattari’nin tartıştığı üzre, şimdilerde eski kimliklerin ve yer-yurt anlayışının feshedilmesini, nesnelerin ortalığa salıverilmesini icbar eden, imajların ve enformasyonun hiç olmadığı kadar fazla hareketlilik (mobility) ve birleştirme potansiyeline sahip olduğu yeni bir ulus-ötesi düzleme erişiyor (-26-). Hep olduğu gibi, bu yersiz-yurtsuzlaştırmanın etkisi sadece yeniden-yer-yurt haline getirme’yi (retrerritorialization), daha büyük ve muhteşem bir dünyaçağında Kapital’in yeniden-doğacağı bir diyarın üzerinden mümkün kılabilmektir. Ama bu olurken, bir gedik açıldı. Meydan okuma bu yeni dünya simülasyonunu alıp bir adım öteye taşıyarak, geri dönüşü olmayan bir noktaya; böylece simülasyon en yüksek derecede pozitif bir simülasyona dönüşecek ‘yanlışın gücü’ ile bizi hizaya getirerek, ve sonunda da temsil şebekesi bir defalığına ve tamamen olmak üzre kapanacak.
Bu sızlanıp durarak yapılamaz. Baudrillard’ın çalışmaları uzun bir ağıt. Doğrusal ve diyalektik nedensellik artık işlevsiz, zira her şey in-determine oldu. anlamın merkezi boş, zira biz kaybolmuş yörüngedeki uydularız. Ne yasa koyucu-özneler ne de pasif köleler gibi hareket edemiyoruz zira hepimiz birer süngeriz. İmajlar artık temsile bağlı değil, zira hiperuzayda ağırlıksız bir halde salınıp duruyorlar. Sözcüklerin artık tek bir anlamı yok, zira dil-işaretleri birbiri üzerinde kaotik bir halde kayıp duruyorlar. Gerçek ve imajiner arasında tekrarlı-döngüsel bir devre yaratıldı ve böylece gerçeklik hipergerçekliğin kararsız mesafesizliğinde içe doğru patladı. Tüm bu ifadeler şayet mezkur “temsiliyet düzeni”nin tek düşünülebilir alternatifinin kesin indeterminasyon olduğu farzedilirse anlam kazanıyor. Zira Baudrillard’ın söylediği yahut zaten kendinde-gerçek’liğinden ötürü indeterminasyon düzenin tersyüz edimi demek. İndeterminasyon gerekli zira asıl-olan’ın sahte kopya’sı ve her zerresi kendi sisteminin bir parçası. Baudrillard’ın kavramsal çerçevesi saltı eski-gerçekliğin nostaljisinin bir sonucu. Zaten bu kendi dışındaki her şeyi tedavülden kaldıran bakıştan kaynaklı. Berrak haliyle söylediklerinin tamamının simulakra olagelen şeyleri unufak edip parçaladığını göremiyor: Simülakra simülasyonun gerçek kadar gerçek analiz-edilebilir prosedürleri tarafından üretiliyor yahut haddizatında gerçekten daha gerçek; zira o prosedürler gerçek’i kendi üretim ilkesine geri döndürüyor ve böylece kendilerinin yeni simülasyon rejiminde yeniden doğuşlarının yolunu hazırlıyorlar. Baudrillard oluşu ve çeşitliliği göremiyor. Simulakrumun farklılıkların ve galaktik mesafeleri çoğaltan bir oyuna kılıf olduğunu göremiyor. Deleuze ve Guattari’nin önerdiği, bilhassa “Bin Yayla”nın içinde, Baudrillard’ın çöken temsiller dünyasını etkili bir illüzyon olarak, ufak ihtimal pırıltılarının dahi ölümü olarak kavramaya mukabil bir mantıktır. Kinizmin aksine, kendimizi gerçekten daha gerçek – kendimizi-imar edişimizi canavarca bir bulaştırmayla- oldurmanın ufak ama ihtişamlı ümidi…
Çeviren Mustafa Burak Arabacı
Alıntı Yapılanlar
– 1,2,3- Jean Baudrillard,Ssimülasyonlar
– 4,5- Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 6,7- Jean Baudrillard, Simülasyonlar
– 8- Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde
– 9- Frederic Jameson, Postmodernizm yahut Geç-kapitalizm’in Kültürel Mantığı
-10,11,12- Gilles Deleuze, Eflatun ve Simulakrum
-13- Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus
-14- Lacan, Psikanalizin Dört Radikal Kavramı
-15- Alliez and Feher
16- Sessiz Yığınların Gölgesinde
17,18, 20- Deleuze ve Guattari, Anti-Oedipus
-21,22- Deleuze, Bin Yayla; Deleuze, Bergsonculuk
-23- Deleuze, Kafka: minor bir edebiyata doğru; Deleuze ve Carmelo Bene, Çakışmalar
-24,25- Deleuze, Sinema II: Zaman-İmaj

https://itaatsiz.org/?p=6039
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.28 16:31 jsuvhs Ateizm sadece islam karşıtlığı değil ama bu subın hitap ettiği kitle Türkler olduğu için ve Türkiyenin de büyük kısmı müslüman olduğu için Kuranın birbiriyle çelişen ve garip ayetleri

-Kadın-Erkek Eşitsizliği
Nisa Suresi 34:Allah’in insanlardan bir kismini digerlerine üstün kilmasina bagli olarak ve mallarindan harcama yapmalari sebebiyle erkekler kadinlarin yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadinlar Allah’a itaatkârdirlar. Allah’in korumasina uygun olarak, kimsenin görmedigi durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) bas kaldirmasindan endise ettiginiz kadinlara ögüt verin, onlari yataklarda yalniz birakin ve onlari dövün. Eger size itaat ederlerse artik onlarin aleyhine baska bir yol aramayin; çünkü Allah yücedir, büyüktür.
Nisa Suresi 3. Yetimlerin hakkina riayet edemeyeceginizden korkarsaniz, begendiginiz kadinlardan ikiser, üçer, dörder nikâhlayin. Haksizlik etmekten korkarsaniz tek kadin veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrilmamaniz için en uygun olanidir.
Bakara Suresi 223. Esleriniz sizin nesil yetistiren tarlanizdir. Tarlaniza dilediginiz sekilde varin. Kendiniz için ilerisini düsünerek hazirlik yapin. Allah’in haram kildigi seylerden korunun ve O’nun huzuruna varacaginizi iyi bilin. (Ey Resulüm)! Mü’minleri müjdele!
Bakara Suresi 228. Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler. Kadınların hakları, örfe uygun bir şekilde vazifelerine denktir. Erkeklerin onlardan bir üstün derecesi vardır. Allah güçlüdür. Hakim'dir.*
Bakara Suresi 282. Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandiginiz zaman bunu yazin. Aranizda bir yazici adaletle yazsin. Yazici, Allah’in kendisine ögrettigi sekilde yazmaktan kaçinmasin, (her seyi oldugu gibi dosdogru) yazsin. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdirsin ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakinsin da borçtan hiçbir seyi eksik etmesin (hepsini tam yazdirsin). Eger borçlu, akli ermeyen, veya zayif bir kimse ise, ya da yazdiramiyorsa, velisi adaletle yazdirsin. (Bu isleme) sahitliklerine güvendiginiz iki erkegi; eger iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadini sahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, digerinin ona hatirlatmasi içindir.
Nisa Suresi 24. (Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Kölelik
Nahl Suresi 75. Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.
Mucadele Suresi 3.Karılarını zıhar yoluyla boşamak isteyip, sonra sözlerinden dönenlerin, ailesiyle temas etmeden bir köle azad etmeleri gerekir. Size bu hususta böylece öğüt verilmektedir. Allah, işlediklerinizden haberdardır.
Rum Suresi 28. Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.
-Barış Dini(!)
Bakara Suresi 216. Savas, hosunuza gitmedigi hâlde, size farz kilindi. Olur ki, bir sey sizin için hayirli iken, siz onu hos görmezsiniz. Yine olur ki, bir sey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Maide 33: "Allah'a ve Resûlü'ne (mü'minlere) harp açanlarin, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesadciliga kosanlarin cezasi, ancak öldürülmeleri, ya asilmalari, yahut (sag) elleriyle (sol) ayaklarinin çaprazvari kesilmesi, yahud da (bulunduklari) yerden sürülmeleridir. Bu, onlarin dünyadaki rüsvayligidir. Ahirette ise onlara (baskaca) pek büyük bir azab da vardir..."
Enfal Suresi 65. Ey Peygamber! Müminleri cihada tesvik eyle.
Nisa Suresi 84. Allah yolunda savas! Müminleri de savasa tesvik et.
Tevbe Suresi 73.Ey peygamber! Kâfirlere ve münafiklara karsi cihad et ve onlara karsi çetin ol.
Tevbe Suresi 14.Onlarla savasin ki Allah, sizin ellerinizle onlarin cezasini versin
Muhammed Suresi 35. Sakın za’f göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.
Enfal Suresi 39. Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!
Bakara Suresi 193. Din yalniz Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın.
Bakara Suresi 191. Onlari (size karsi savasanlari) yakaladiginiz yerde öldürün. Sizi çikardiklari yerden siz de onlari çikarin. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savasmadikça, siz de onlarla savasmayin. Eger onlar size karsi savas açarlarsa siz de onlari öldürün. Iste kafirlerin cezasi böyledir.
Bakara Suresi 244. Allah yolunda savasin ve bilin ki Allah, her seyi isitir ve bilir.
Saff Suresi 4. Allah, kendi yolunda kenetlenmis bir yapi gibi saf baglayarak savasanlari sever.
Enfal Suresi 57. Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret almalari için onlar ile arkalarinda bulunan kimseleri de dagit.
Nisa Suresi 71. Ey iman edenler! Tedbirinizi alin; bölük bölük savasa çikin, yahut (gerektiginde) topyekün savasin.
Muhammed Suresi 4. Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.

Nisa Suresi 74. O halde, dünya hayatini ahiret karsiliginda satanlar, Allah yolunda savassinlar. Kim Allah yolunda savasir da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakinda büyük bir mükafat verecegiz.
Tevbe Suresi 111. Şüphesiz allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. artık, onlar allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. allah bunu tevrat’ta, incil’de ve kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. kimdir sözünü allah’tan daha iyi yerine getiren? o halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. işte asıl bu büyük başarıdır.
Nisa Suresi 89. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. bu sebeple, onlar allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.
-Muhammed'e Özel Ayetler
Azhab Suresi 50:Ey peygamber! Mehirlerini verdigin eslerini, Allah’in sana ganimet olarak verip de elinin sahip oldugu kadinlari, seninle birlikte hicret eden amca kizlarini, hala kizlarini, dayi kizlarini, teyze kizlarini, kendini peygambere mehirsiz olarak bagislar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kadini -ki sonuncusu diger müminlere degil, zatina mahsustur - sana helâl kildik. Müminlere esleri ve sahip olduklari kadinlari hakkinda hangi kurallari geçerli kildigimizi biliyoruz. Sana mahsus olani güçlük çekmeyesin diye mesrû kildik. Allah çok bagislayici, pek esirgeyicidir.

Azhab Suresi 37. Bir zaman, Allah’in kendisine lutufta bulundugu, senin de lutufkâr davrandigin kisiye, "Esinle evlilik bagini koru, Allah’tan kork" demistin. Bunu derken Allah’in ileride açiklayacagi bir seyi içinde sakliyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah’in önceligi bulundugu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla beraber olduktan sonra müminlere, evlâtliklarinin -kendileriyle beraber olup ayrildiklari- esleriyle evlenmeleri hususunda bir sikinti gelmesin diye seni o kadinla evlendirdik. Allah’in emri elbet yerine getirilecektir.

Azhab Suresi 53. Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.
Azhab 51. Onlardan dilediginin beraberligini erteler, diledigini yanina alirsin. Uzaklastirdiklarindan birini tekrar istemende senin için bir sakinca yoktur. Bu hüküm onlarin mutlu olmalari, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdigine razi olmalari için en uygun olanidir. Allah gönüllerinizdekini bilir, Allah ilim ve hilim sahibidir.
Azhab Suresi 53. Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin.
Azhab Suresi 30. Ey Peygamber'in hanımları! Sizlerden biri açık bir hayasızlık yapacak olursa, onun azabı iki kat olur. Bu Allah'a kolaydır.
Enfal Suresi 1. Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber'e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin.
Araf 61. Nûh şöyle cevap verdi: Ey kavmim! Bende hiçbir sapkınlık yoktur; şu var ki ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.
Azhab 56.Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.
Mucadele Suresi 12. Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa konuşacağınız zaman, baş başa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Tevbe Suresi 103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.
Hac Suresi 15. Allah'ın peygamber'e dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan kimse, yukarı bağladığı bir ipe kendini asıp, boğsun; bir düşünsün bakalım, bu hilesi kendisini öfkelendiren şeye engel olabilir mi?
Cehennem-İşkence
Araf Suresi 179. Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçogunu cehennem için yaratmisizdir. onlarin kalpleri vardir, onlarla kavramazlar; gözleri vardir, onlarla görmezler; kulaklari vardir, onlarla isitmezler. iste onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapiktirlar. iste asil gafiller onlardir.
Nur Suresi 2. Zina eden kadin ile zina eden erkegin her birine yüz sopa vurun. Allah’a ve âhiret gününe inaniyorsaniz, Allah’in dinini uygulama hususunda o ikisine karsi merhamet duygusuna kapilmayin.Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya tanik olsun.
Bakara Suresi 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.
Nisa 56. Süphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir atese sokacagiz; onlarin derileri pisip aci duymaz hale geldikçe, derilerini baska yenisiyle degistiririz ki aciyi duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir.
Hac Suresi 19,20,21. İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O'nu inkar edenlere, ateşten elbiseler kesilmiştir, başlarına da kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve deriler eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir.
Tevbe Suresi 34. Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.
Secde Suresi 13. Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir.
-Sorgulama!
Maide Suresi 101-102. "Ey iman edenler! Size açiklandigi taktirde,sizi üzecek olan seylere dair soru sormayin.Eger kur'an indirildikten bunlara dair soru sorarsaniz size açiklanir.(Halbuki)Allah onlari bagislamistir.Allah,çok bagislayandir,halimdir." "Sizden önceki bir millet o tür seyler sordu da o yüzden kafir oldu"
-Terorizm
Tevbe Suresi 5. Haram aylar çikinca bu Allah’a ortak kosanlari artik buldugunuz yerde öldürün, onlari yakalayip hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onlari gözetleyin. Eger tövbe ederler, namazi kilip zekâti da verirlerse, kendilerini serbest birakin.
Maide Suresi 33.Allah'a ve Resûlü'ne (mü'minlere) harp açanlarin, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesadciliga kosanlarin cezasi, ancak öldürülmeleri, ya asilmalari, yahut (sag) elleriyle (sol) ayaklarinin çaprazvari kesilmesi, yahud da (bulunduklari) yerden sürülmeleridir. Bu, onlarin dünyadaki rüsvayligidir. Ahirette ise onlara (baskaca) pek büyük bir azab da vardir...
Muhammed Suresi 4. Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.

-Birbiriyle Çelişen Ayetler
Neml Suresi 1. Bunlar Kur’an’in, apaçik bir kitabin âyetleridir.
ile
Al-i İmran Suresi 7. Sana Kitap'ı indiren O'dur. Onda Kitap'ın temeli olan kesin anlamlı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: "Ona inandık, hepsi Rabbimiz'in katındandır" derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünür;
,
En'am Suresi 38. Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar. Kitap'da Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır.
,
Al-i İmran Suresi 67. İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.
ile

En'am Suresi 162-163. De ki: "Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir."O'nun ortağı yoktur. Bununla emredildim ve ben herkesten önce teslim olurum."
,
Tevbe Suresi 29. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’in ve Resûlünün haram kildigini haram saymayan ve hak din Islam’i din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun egerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savasin.
ile
Bakara Suresi 256. Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
,
Zuhruf Suresi 23. İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, “Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz” demiş olmasınlar.
,
Nisa Suresi 156,157. Bir de inkarlarindan ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarindan ve “Biz Allah’ın peygamberi Meryemoglu Isa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayi kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadilar.(''Biz Allah'ın peygamberi Meryemoğlu Isa Mesih'i öldürdük'' demişler. Anlamayan tekrar okusun)
,
Bakara Suresi 62. Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.
ile
Al-i İmran 85. Kim İslam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir.
,
Nahl Suresi 101. Biz bir ayeti degistirip yerine baska bir ayet getirdigimiz zaman -ki Allah neyi indirecegini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayir, onlarin çogu bilmez.
ile
Fatır Suresi 43. Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamaz.(Nahl 101'de ayetler değişebiliyordu Fatır 43 de kesinlikle değişmiyor)
,
Zümer Suresi 10. Şöyle de: "Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının; bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın yarattığı yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, ecirleri sonsuz olarak ödenecektir."(Ey inanan kullarım?)
,
Maide 5: Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kilinmistir. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecegi size helâldir; sizin yiyeceginiz de onlara helâldir. Gayri mesrû iliskide bulunmak veya gizli dost tutmak seklinde degil de mesrû bir nikâhla evlenmek sartiyla mümin kadinlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadinlar -mehirlerini verdiginiz takdirde- size helâldir. Kim inanmayi reddederse ameli kesinlikle bosa gider. O, âhirette de hüsrana ugrayanlardandir.
ile
Maide 51:Ey iman edenler! Yahudileri ve hiristiyanlari veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onlari dost edinirse süphesiz o da onlardandir. Allah zalimler toplulugunu hidayete erdirmez.
,
Nisa 11 ve 12. Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder. İkiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuşlarsa anasının hakkı üçte birdir. Ölenin kardeşleri varsa anasının payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra, eşlerinizin, çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anası, babası ve çocukları bulunmadığı halde malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, vasiyetten ve borçtan sonra her birinin payı altıda birdir. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Kimse zarar görmesin; Allah’ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, hilim sahibidir.
Buna göre:(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur (1.0 olması gerekirdi)
Örnek:
Adamın 120 000 mirasi olursa:
kızına: (2/3) 80 000
anneye: (1/6) 20 000
babaya: (1/6) 20 000
karisina: (1/8) 15 000 miras birakiriz.
toplayinca: 80 000+ 20 000 + 20 000 + 15 000 = 135 000(oysa bırakılan miras 120 000 idi)
,
Muhammed Suresi 15.Takvâ sahibi / Allah’a karsi gelmekten sakinanlara vâd edilen cennetin durumu sudur: Orada bozulmayan su irmaklari, tadi degismeyen süt irmaklari, içenlere zevk veren sarap irmaklari ve süzme bal irmaklari vardir. Ayrica onlar için orada, her çesit meyveden ile Rableri tarafindan bir magfiret vardir...
,
Hakka Suresi 40. Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin sözüdür.
,
Duhan Suresi 38. Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.
ile
En'am Suresi 32. Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?
,
Enfal Suresi 65.ey peygamber, müminleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup edebilirler. ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.
ile
Enfal Suresi 66. Şimdi, allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, allah’ın izniyle (onların) iki binini yener. allah, sabredenlerle beraberdir.
(65.ayette 1 müslüman 10 kafire eşit 66.da 1 müslüman 2 kafire eşit oluyor.)
,
Gaşiye suresi 21. 22. 23. 24. 25. 26. ve 27. O halde (resûlüm), öğüt ver. çünkü sen ancak öğüt vericisin. onların üzerinde bir zorba değilsin. ancak yüz çevirip inkâr edene gelince, işte öylesini allah en büyük azap ile cezalandırır. şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.
ile
Tevbe Suresi 73. Ey peygamber! inkârcılarla ve münafıklarla mücadele et, onlara karşı sert davran! onların varacakları yer cehennemdir. o ne kötü bir varış yeridir!
,
Nisa Suresi 78. Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah’tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah’tandır" de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!
ile
Nisa Suresi 79. Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Seni insanlara peygamber gönderdik, şahid olarak Allah yeter.
,
Bakara Suresi 285. Peygamber ve inananlar, ona Rabb'inden indirilene inandı. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. "Peygamberleri arasından hiçbirini ayırdetmeyiz, işittik, itaat ettik, Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş Sanadır" dediler.
ile
Bakara Suresi 253. O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. içlerinden bir kısmıyla konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsâ’ya açık deliller verdik ve onu Rûhulkudüs’le destekledik. Allah dileseydi elçilerin ardından gelen insanlar, kendilerine bunca açık delil geldikten sonra birbirine düşüp savaşmazlardı; lâkin farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş, kimileri de inkâr etmişlerdir. Allah dileseydi aralarında savaşmazlardı fakat Allah dilediğini yapar.
,
Tebbet Suresi 1. Ebu Leheb'in elleri kurusun; kurudu da!(Allah beddua ediyor?)
-Evrensellik
Fussilet Suresi 44. Sayet biz onu yabanci dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka söyle diyeceklerdi: "Âyetlerinin açik seçik anlasilir olmasi gerekmez miydi? Bir Arap’a yabanci dilden bir kitap, öyle mi!" De ki: "O, inananlar için bir rehber ve sifadir; inanmayanlara gelince onlarin kulaklarinda bir sagirlik vardir, Kur’an onlara kapalidir. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.
Şura Suresi 7. Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.
Yusuf Suresi 2. Biz onu, anlayasınız diye, Arapça bir Kuran olarak indirdik.
Mucadele Suresi 12. Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa konuşacağınız zaman, baş başa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
-Kimin konuştuğu belli olmayan ayetler
Zuhruf 11 : O, gökten bir ölçüye göre yagmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandirdik. Iste siz de, böyle diriltileceksiniz.
Zariyat 50 : O hâlde Allah’a kosun. Süphesiz ben, size O’nun katindan gönderilmis açik bir uyariciyim.
Nahl 51 : Allah, söyle dedi: “Iki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtir. O hâlde, yalniz benden korkun.”
Hud 1-2 : Elif Lâm Râ. Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her seyden) hakkiyla haberdar olan Allah tarafindan muhkem (eksiksiz, saglam ve açik) kilinmis, sonra da Allah’tan baskasina kulluk etmeyesiniz diye ayri ayri açiklanmis bir kitaptir. “Süphesiz ben size O’nun tarafindan gönderilmis bir uyarici ve müjdeleyiciyim.”
En’am 114: Allah size Kitab’i açiklanmis olarak indirmisken, ondan baska hakem mi isteyecegim?Kendilerine kitap verdiklerimiz bilirler ki,o tamamiyla hak olarak, Rabbinden indirilmistir, sakin süphelenenlerden olma.
Bakara 138: Allah'in boyasini esas alin. Allah'tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalniz O'na kulluk ederiz.
Tekvir 19 : Kuskusuz o Kur'an, degerli bir elçinin sözüdür.
Hakka 40 : Hiç süphesiz o (Kur´an), çok serefli bir elçinin sözüdür.
Zumer 53 : Ey kendilerinin aleyhine asiri giden kullarim! Allah’in rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Süphesiz Allah, bütün günahlari affeder. Çünkü O, çok bagislayandir, çok merhamet edendir.”
-Erkekler için
Rahman 56, 57. O ki Cennette, kocalarindan baska herkesten gözlerini sakli tutan, kocalarindan evvel hiçbir insan ve cin ile yatmayan hanimlar vardir. Madem böyledir, ey insanlar ve cinler! Rabbinizin hangi yüce nimetini inkâr edeceksiniz?
Vakia Suresi 23. Onlar için sakli inciler gibi, iri gözlü huriler de vardir.
Nisa Suresi 3.Yetimlerin hakkina riayet edemeyeceginizden korkarsaniz, begendiginiz kadinlardan ikiser, üçer, dörder nikâhlayin. Haksizlik etmekten korkarsaniz tek kadin veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrilmamaniz için en uygun olanidir
Nebe Suresi 31,32,33,34. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
-Bilimsel
Rahman Suresi 33. Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki!
Yasin Suresi 39.Ay için de sonunda kuru bir hurma dalina dönecegi konaklar tayin etmisizdir.
Tarık Suresi 5,6,7. Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın.Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı. Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasindan çıkar.
Nahl Suresi 15. 16. Yeryüzünde, sarsilmayasiniz diye, sabit daglar, nehirler ve belki yolunuzu bulursunuz diye yollar ve isaretler meydana getirmistir. Onlar yildizla da yollarini bulurlar.
halbuki bugün bilindiği üzere dağların yoğunlukta olduğu bölgeler deprem riski en fazla olan bölgelerdir.
Kehf Suresi. 83,84,85,86. Sana Zulkarneyn’i sorarlar, “Onu size anlatacagim” de.
Dogrusu biz onu yeryüzüne yerlestirmis ve her seyin yolunu ona ögretmistik.
O da bir yol tuttu.
Sonunda günesin battigi yere ulasinca onu, kara balçikli bir suda batiyor gördü.
Orada bir millete rastladi. “Zulkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin” dedik.
Şura Suresi 33. O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.(Allah motorlu geminin icat edildiğini tahmin edememiş)
Enbiya Suresi 31: okyanus dalgalari insanlari sarsmasin diye daglari yarattik.(Okyanus ile dağlar arasında bir bağlantı yok?)
Araf Suresi 107. Bunun üzerine Mûsâ, asasını yere attı. Bir de ne görsünler, apaçık bir ejderha.(En komiği bu)
-Çarpılma Ayetleri
Bakara Suresi 55. "Ya Musa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız" demiştiniz de gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı.
Fussilet Suresi 17. Semud milletine, doğru yolu göstermiştik, ama onlar körlüğü, doğru yolda gitmeye tercih ettiler. Kazandıklarının karşılığı olarak onları alçaltıcı azabın yıldırımı çarptı.
Zariyat Suresi 44. Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.
submitted by jsuvhs to AteistTurk [link] [comments]


2020.09.16 14:00 government_man00 Stockholm sendromu

Stockholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan, duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan bir terimdir.
Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom, ismini 1973 yılında İsveç'in başkenti Stokholm'de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.
submitted by government_man00 to KGBTR [link] [comments]


2020.09.16 13:48 government_man00 Herakles’in 12 Görevi ve Hikayesi (Herkül)

Herkül’ün Megara’dan üç çocuğu olur. Hera, onu türlü oyunlarla çıldırtırken Herakles bir nöbet anında çocuklarını ve İphikles’in iki çocuğunu ateşe atarak öldürür. Bunun üzerine gönüllü olarak sürgüne gider. Sonra Delphoi bilicisine akıl danışır.
Bilici ona suçlarından ve tüm günahlarından arınması ve ölümsüzlüğe ulaşması için , Miken Kralı Eurystheus’a gidip uzun bir süre onun hizmetine girmesi ve kralın her istediğini yerine getirmesi gerektiğini söyler. Eurystheus, Heraklesten 12 iş yapmasını ister, buna kaynaklarda ‘’ Herakles’in 12 görevi ’’ veya 12 işi denir.
1- Nemea Aslanı Herkles’in ilk görevi Nemea bölgesine korku saçan aslanı öldürmesi olur. Typhon ile Ekhidna’dan doğma bu canavar, Kerberos ve Sfenks ile de kardeştir. Herkül aslanla ilk karşılaştığında oklarının ve diğer silahlarının da bir işe yaramadığını anlar.
Nemea Aslanı, aslında postunun delinmez olduğuna inanılan bir canavardır. Herakles canavarı topuzuyla kovalayarak köşeye sıkıştırmayı başarır ve güçlü kollarıyla sıkarak öldürür. Aslanın kendi pençeleriyle derisini yüzer ve üstüne giyer.
2- Herakles ve Hydra Ejderi’nin Öldürülmesi
Herkül yaratığı öldürmeye gidince ilk ateşli oklar atarak canavarı ininden çıkarmayı başarır. Daha sonra kılıcı ve topuzuyla ona saldırır. Canavarın bir başını kestiğinde yerine iki tane baş çıktığını görür.Bu da görevi daha da zor bir hale getirir.Son çare olarak ormanı ateşe verir ve yeni çıkan kafaları da ağaçları kullanarak dağlayarak yakar. Son ölümsüz başı da büyük bir kayanın altına gömüp öldürmeyi başarır. Canavarın zehirli safrasını oklarına sürerek zehirli bir hale getirir.
3- Kyreheia Geyiği
İlk iki görevini tamamlamasına sinirlenen Eurystheus, Heraklese yapamayacağını düşündüğü Kyreheia Gayiği’ni yakalama görevini verir. Altın boynuzlu, bakır ayaklı bu geyik Av tanrıçası Artemis için kutsanmıştır.
Herkül eğer geyiğe zarar verirse Artemsin gazabına uğrayacağını bildiğinden onu diri yakalamak için bir yıl boyunca takip eder. Sonunda yorgun düşen geyiği nehirden geçerken hafifçe yaralar ve yakalar.Herakles dönüş yolunda Artemis ile karşılaşır ve ona durumu anlatı ve geri getireceğine dair söz verir. Geyiği Eurystheus’a götürmesinin ardından geyiği elinden kaçırmış gibi yapar bu şekilde hem görevini yerine getirmiş, hem de Artemis’e verdiği sözü tutmuş olur.
4- Ermanthos Dağındaki Yaban Domuzunun Canlı Getirilmesi
Eurystheus hala hoşnut değildir. Bu sefer Arkadia’daki Erymanthos dağında yaşayan ve civardaki köyleri yakıp yıkarak büyük zararlar veren vahşi yaban domuzunun canlı yakalayıp getirilmesini ister.
Herkül kısa bacakları olmasına rağmen hızlı koşan domuzun peşinden uzun bir süre koştuktan sonra yorulan hayvanı kıstırır ve bir ağla yakalayıp Eurystheus’a götütür. Hayvanı görünce korkan Eurystheus bir fıçının içine saklanır.
5- Augias’ın Ahırlarının Temizlenmesi
Elis Kralı Augias’ın çok sayıda hayvanı vardı. Ahırlar yıllarca temizlenmemiş ve pislik içindeydi. Eurystheus, Herakles’ten onu küçük düşürmek için bu ahırları bir gün içinde temizlemesini ister. Herkül ahırları temizleyecektir ama karşılığında sürünün onda birini istemiştir.
Kral ahırların bu kadar kısa sürede temizlenemeyeceğini düşündüğü için Herakles’in teklifini kabul eder. Herkül tanık olarak kralın oğlunu yanına alır. Uzun süreden beri birikmiş olan hayvan pisliklerini temizlemek için bir plan yapar.
Ağılların duvarlarına iki delik açıp Alpheus ve Peneus ırmaklarının yataklarını değiştirerek ağıllara yönlendirir. Böylece ağıllardaki tüm gübre ve pisliği bir gün içerisinde temizlemiştir. Herkül ahırları bir gün içinde temizlemesine rağmen kral sözünü tutmaz. Herakles’te buna sinirlenip kral ve çocuklarını öldürür
6- Stymhalos Kuşları
Arkhadia’da Stymphalos Gölü kıyılarında yaşayan Ares için kutsal sayılan bu kuşlar pençeli, tunçtan kanatlı ve gagalıdır. Bu kuşlar kanatlarını ok gibi kullanıp insanlara ve hayvanlara zarar verirlerdi. Zamanında bir kurt istilasından kaçarak buraya sığındığı düşünülmektedir.
Herakles, gölün kenarına ulaştığında sayıları çok fazla olan kuşlar Hephaistos’un yaptığı ve Athena’nın ona armağan ettiği çıngırakla ürküterek kaçırır. Kaçan kuşların bir bölümünü de oklarıyla öldürür.
7- Girit Boğası
Poseidon’un Girit Kralı Minos’a kendisine kurban etmesi için gönderdiği boğayı, Minos kurban etmek istememiştir. Poseidon öç almak için boğayı kudurtmuştur. Eurystheus, Herakles’ten bu boğayı da canlı getirmesini ister.
Hayvanı önce yorup daha sonra kollarıyla kavrayarak yakalar daha sonra hayvanı sırtlanıp Eurystheus’a götürür. Eurystheus boğayı Hera için kurban etmek ister, fakat Hera bunun Herakles’e daha fazla şan ve şöhret getireceğini düşündüğünden reddeder ve boğayı serbest bıraktırır.
8- Diomedes’in Azgın Atlarının Eğitilip Getirilmesi
Bir sonraki görev, Trakya kralı Diomedes’e ait dört vahşi atı ehlileştirip yakalamaktı. Kral bu atları demir zincirlerle bağlar ve masum konuklarını atlara yem ederdi.
Herakles, bu işi yalnız başına yapamayacağını anlayıp, ona aşık olan erkek sevgililerinden Abderus ve birkaç arkadaşından yardım ister.Atları yakalarlar fakat yolda Diomedes’in saldırısına uğrarlar. Herakles, Diomedes ile savaşırken, atların kontrolünü Abderus’a bırakır. Herakles, Diomedes ile uğraştığı sırada kontrolden çıkan atlar, Abderus’u paramparça ederek yerler.
Bunun üzerine sinirlenen Herakles, Kral Diomedes’i öldürüp, onu kendi atlarına yedirir. Karınlarını iyice doyuran hayvanlar ehlileşir. Herakles, sakinleşen atların bu durumu sayesinde kolaylıkla Eurystheus’a götürür.
9- Amazon Kraliçesi Hippolyte’nin Sihirli Kemerinin Getirilmesi
Ares’in Hippolyte’ye armağan ettiği büyülü bir kemer vardı. Herakles’e 9. görev olarak Eurystheus’un kızının istediği üzerine bu kemeri alma görevi verilir. Kemeri almak için Amozonlara Hippolyte’nin yanına gidip konuşur. Herakles’ten etkilenen kadın, Herakles’in kemeri almasına izin verir.Bunun üzerine Hera ortalığı karıştırmak için, Herklesin aslında Amozonlara Hippolyte’yi kaçırmak için geldiği dedikodusunu yayar. Bunu duyan Amozonlar ona saldırırlar. Hippolyte’nin ona ihanet ettiğini zanneden Herakles ise onu öldürür.
10- Geryoneus’un Sürülerini Çalmak
Okeanos Irmağı’nın bir adasında Erytheis Kralı Geryoneus, üç insan gövdesi taşıyan bir devdir. Bu devin, iki başlı köpeği Orthos’un bekçilik yaptığı dillere destan sürüleri vardı.
Heraklaesin bu seferki görevi bu sürüleri Eurystheus’a getirmekti. Herakles Geryoneus’un yanına giderken güneşten o kadar kavrulur ki oklarını güneşe fırlatmaya başlar. Helios (Güneş), Herakles’in bu cesaretinden etkilenir ve ona altın bir sandal hediye eder.
Herkül bu sandalla Okeanos nehrini rahatlıkla geçer. İlk Orthos ile karşılaşır, köpeği zeytin ağacından yapılma bir sopayla öldürür. Sürüsünü kurtarmak için koşarak gelen Geryoneus’u da zehirli okuyla kafasından vurarak öldürür. Dönüş yolunda Herakles’in başına bir çok aksaklıklar daha gelir. En sonunda sürüyü Eurystheus’a teslim eder ve oda sürüyü hera’ya kurban eder.
11- Batı Kızlarının (Hesperid’lerin) Altın Elmaları
Hera, Zeus’la evlenirken Gaia’dan düğün hediyesi olarak bu altın elmaları almıştır. Bu elmalar dört batı kızı ve yüz başlı bir ejder olan Ladon tarafından Atlas dağının en batısındaki bir bahçede korunuyor ve saklanıyordu.
Herakles’in on birinci görevi bu elmaları getirmekti. Ama Herakles bu elmaların nerede olduğunu bilmiyordu. Nereus’tan izleyeceği yeri öğrenip yola koyulur. (Başka bir deyişe göre ise Prometheus’tan öğrenmiştir)
Batı kızlarının bahçesine geldiğinde orada, Dünya sırtında taşıyan Hesperid’lerin babası sayılan Atlasla karşılaşır. Herakles Atlası elmaları getirmesi konusunda ikna eder ama bir şartı vardır o dönene kadar Dünyayı Herakles’in tutmasını ister.
Herakles bunu kabul eder. Atlas elmaları alıp gelir ama Özgürlük onu cezbeder ve Gök kubbeyi yeniden sırtlanmak istemez, elmaları Eurystheus’a kendi götürmeyi teklif eder.
Herkül bu teklifi kabul etmiş gibi görünür, Atlastan bu pozisyonda rahat etmediğini bir destek almak için bir dakikalık tutmasını ister. Atlas Gök Kubbeyi yeniden sırtlanıncada elmaları alıp oradan kaçar. Elmaları alan Eurystheus elmalar ile ne yapacağını bilemeyip onları geri Herakles’e verir, Herakles’te bu elmaları Athena’ya adar. Ahtena da bu elmaları Batı kızlarının bahçesine geri götürür.
12Kerberos’un Ölüler Ülkesinden Çıkarılması
Herakles’in son görevi ise cehennemin üç başlı köpeği Kerberos’u yeryüzüne çıkarmasıdır. Herakles Ölüler ülkesine inip Hades ve karısı Persephone’dan kerberos’u götürmek için izin ister. Hades, Herakles’in teklifini alaycı bir şekilde kabul edip hiçbir silah kullanmamasını şart koşar.
Herkül köpeğe usulca yaklaşır ve kollarıyla boynunu kavrar. Köpek ne kadar kurtulmaya çalışsa da en sonunda teslim olur. Köpeği yeryüzüne çıkararak Eurystheus’a teslim eden Herakles 12. görevi de böylece tamamlamış olur.
Herakles, Eurystheus’un verdiği görevleri bitirdikten sonra Thebai’ye döner fakat Heraklesin maceraları daha bitmemiştir. Eski Karısı Megara’yı arkadaşı İolaos’a verir. Oikhalia kralı Eurystos bir yarışma düzenler, düzenlediği yarışmanın kazananına kızını verecektir.Herkül düzenlenen ok atma yarışını kazanır fakat, kral verdiği sözü tutmaz ve kızı güzel İole’yi Herakles’e vermez. Çünkü Herakles‘in deliliği daha hafızalardan silinmemiştir. Nitekim çok geçmeden Herkül ikinci bir delilik nöbeti geçirir ve Eurytos’un oğlu İphitos’u şehir surlarından atarak öldürür.
Bu suçundan da arınmak ister fakat kimse onu kabul etmez. Yine Delphoi bilicisinin yanına gider fakat oda Herakles’in sorularına cevap vermez. Bu duruma çok sinirlenen Herkül, kutsal sacayağı alıp gider ve bir binicilik merkezi kurmak ister ama Apollon buna karşı çıkar.
Aralarında çıkan kavga Apollon’un yıldırımıyla sona erer. Bilici en sonunda Herkül ile konuşmaya karar verir. Herkül’ün iyileşmesi ve günahlarından arınması için köle olarak satılması gerekmektedir.
Akheloos ve Herakles
Efendisine 3 yıl boyunca hizmet etmesi ve kazandığı bütün parayı İphitos’un ölümüne karşılık olarak Eurytos’a vermesi gerektiğini söyler. Herakles’i köle olarak Lydia Kraliçesi dul Omphale satın alır. İyileşen ve özgürlüğüne kavuşan Herkül Kalydon’a gidip Deianeria ile evlenir. Fakat Irmak Tanrısı Akheloos’da Deianeira’ya aşıktır ve onunla dövüşmek zorunda kalır.
Akheloos, boğa kılığına girip Herakles’e saldırır. Herakles onun bir boynuzunu koparıp yener. Daha sonra karısı Deianeira’yı yanına alarak gider. Güney Teselya’da bir nehir kıyısında at adam Nessos’la karşılaşır. Nehri geçmek için Nessos’un yardımına ihtiyaçları vardır. Neossos, Deianeira’yı karşıya geçirirken ona sahip olmaya çalışır, bunun üzerine Herakles onu zehirli bir okla vurur.
submitted by government_man00 to KGBTR [link] [comments]


2020.09.04 21:40 fgmer tengri türkü korusun

Ateist Türkçü; Türk Türkü korusun
Deist Türkçü; Tanrı Türkü korusun
PoLiteist Türkçü; TanrıLar Türkü korusun
Agnostik Türkçü; Tanrı varsa korusun
MiLitarist Türkçü; TSK Türk'ü korusun
Monoteist Türkçü; tek Tanrı Türkü korusun
MüsLüman Türkçü; aLLah Türkü korusun
Hıristiyan Türkçü; God Turkish defence
Musevi Türkçü; Rab Türkü korusun
Pesimist Türkçü; Tanrı Türkü korumaz
Optimist Türkçü; Tanrı Türkü korur
Septimist Türkçü; Tanrı varsa Türkü koruyabiLir
NihiList Türkçü; Tanrı yok Türk de yok o haLde kimse kimseyi korumaz
Pragmatik Türkçü; Tanrı yararLı olacaksa Türkü korusun
Fütürist Türkçü; Tanrı Türkü koruyacak
Siyonist Türkçü; Tanrı israiLdeki Türkleri korusun
LiberaL Türkçü; Tanrı TürkLeri özgürLeştirsin
Komünist Türkçü; Tanrı TürkLeri eşit korusun
ÜLkücü Türkçü; Tanrı Türk ve kürdü korusun
SosyaList Türkçü; Tanrı TürkLerin üretim araçLarını korusun
Panteist Türkçü; Tanrı iLe Türk birbirini korusun
Budist Türkçü; Buda Türkü korusun
Feminist Türkçü; Tanrı kadın TürkLeri korusun
Satanist Türkçü; şeytan Türkü korusun
DüaList Türkçü: Tanrı-şeytan Türk-kürdü korusun
SpiritüaList Türkçü; Tanrı Türk ruhunu korusun
MateryaList Türkçü; madde Türkü korusun
Anarşist Türkçü; Tanrı Türkü serbest bıraksın
Makinist türkçü ; aLLah arkadan parayı veren türkLeri korusun
Piyanist türkçü ; sebastian bach türkü korusun
KemaList türkçü ; atatürk türkü korusun
Mazoşist türkçü ; tanrı türkü korumasın
Mizantropist türkçü ; tanrının türkü korumasından nefret ediyorum
Şovenist türkçü; napoLyon türkü korusun
Resepsiyonist türkçü: tanrının türkü koruması için randevunuz var mıydı?
submitted by fgmer to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.02 10:32 aey6th Menapoza girmemiş kadınlar neden hayvan kesemiyor?

Adana'daki ve Zonguldak'taki akrabalarım son derece hassastılar: Kadın ne kurban kesebilir, ne tavuk. Ama menapoz sonrası (kurbanı bilmiyorum da) tavuk kesmek serbest.
Bunun açıklamasını bilen var mı?
submitted by aey6th to Turkey [link] [comments]


2020.08.28 23:33 karanotlar Musa Orhan başka suçlar da işledi

Musa Orhan, İpek’e “başka kızlara da yaptım” diyor. O kızların kimler olduğu, İpek’e yapılmak istendiği gibi satılıp satılmadığı sorgulanmadı.
İnci Hekimoğlu
Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin eksikleri ortada. İddialar arasında “fuhuşa zorlama” da var.
İpek’e tecavüz edip ölümüne yol açan Uzman Çavuş Musa Orhan bir hafta geçmeden tahliye edildi. “Kaçma şüphesi olmaması” ve “rızaya dayalı ilişki” gerekçesiyle. Oysa Adli Tıp raporu ilişkinin zorla olduğuna ilişkin bulguları sıralamıştı, raporunda. Mahkeme belli ki Adli Tıp raporuna göre değil, yasalara göre değil, “vicdani kanaatine” göre karar vermiş.
İpek’in intihar etmeden önceki mektubunda yazdıkları da mahkemenin “vicdan” sınırlarından içeri sızamamış.
İpek sadece cinsel saldırıya uğramıyor, o mektupta çok önemli suçlar ve suç ortakları da anlatılıyor.
1 – Ölümle tehdit
“ … nasıl valizlerini aldım. Kimse fark etmedi. Aklını başına al dedi. ‘Ecelin benim elimden olmasın kalk giyin’ dedi.”
2 – Fiziksel şiddet
“Ben ağladım, bana kendini diktirirsin dedi. Saçımı çekip yerden sürükledi, ‘kimse sana inanmaz’ dedi. ‘Sahipsizsin’ dedi.”
3 – Tecavüz ve zorla alıkoyma suçuna yardım ve yataklık eden 2. şahıs
“Şimdi onun ev arkadaşı Ali onu Allah’a havale ediyorum bana bir şey demedi ve benle hiç konuşmadı.”
4 – Kadın satışı yapmak
“Siirt Petrol otobüsündeki çalışan Mehmet, hatırladığıma göre ona Musa ortak ilişkiye girdiğimi kuzen dedim adama. Adamın telefonunda onunla iletişime geçtim ve Mehmet’e vardığımda kuzeni falan yoktu.”
İpek’in annesi: “Otogarda birileri ona uzman çavuş M.’nin kendisini başka erkeklere sattığını ve buradan hemen gitmesi gerektiğini söylüyor. O da bunun üzerine kaçmaya başlıyor.”
5 – Zorla ilaç içirmek
“Bana gebelik hapını suya koyup içirdi.”
6 – Seri tecavüz
Musa Orhan, İpek’e “başka kızlara da yaptım” diyor. O kızların kimler olduğu, İpek’e yapılmak istendiği gibi satılıp satılmadığı sorgulanmadı.
Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin eksikleri ortada. İddialar arasında “fuhuşa zorlama” da var. İpek mektubunda yazdıklarını ailesine de anlatıyor. İzmir’e vardığında ne Musa Orhan’ın karşılayacağını söylediği kuzene ulaşabiliyor ne de Musa Orhan’a. Belli ki bu olaylara tanık olmuş, bilgisi olan Mehmet adlı Siirt Petrol adlı otobüs firması çalışanı İpek’e acıyıp üç kişiye satıldığını ve kaçmasını söylüyor.
Adli Tıp raporu tecavüzü ve verilen ilacı doğruluyor ama başka da bir soruşturma yapılmıyor.
Ne otobüs firması çalışanı Mehmet’in ifadesi alınıyor ne de Musa Orhan’ın İpek’i götürdüğü ev sahibinin.
Musa Orhan ise önce reddettiği alıkoyma ve tecavüz suçlarını, Adli Tıp raporundan sonra kabul ediyor ve “alkollüydüm” savunması yapıyor. Ama buna rağmen tahliye ediliyor.
Musa Orhan’ın “bana bir şey olmaz” sözleri doğrulanırken, başka şiddet olayları yağmaya devam ediyordu.
Bir tek günde, hatta birkaç saatte gündeme düşen kadına yönelik şiddet haberlerine bakın.
– Van’da cinsel istismara uğrayan 16 yaşındaki çocuğun ‘rızası var’ denilerek astsubay hakkında soruşturma başlatılmadı.
– Çorum’da dini nikahlı eşi R.A. (51) tarafından vücudunun çeşitli yerlerinden bıçaklanan 3 çocuk annesi Gülten K., (37), ağır yaralandı. Annesinin bıçaklandığını duyan 9 yaşındaki D.A., polislere “Siz siz olun kadınları koruyun” dedi.
– Barış Yarkadaş’ın paylaşımı: Antep’te 15 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 36 yaşında evli ve 3 çocuk babası X, sadece 12 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.
– Batman’da yolda yürüyen 2 çocuk annesi 21 yaşındaki E.T., eski eşi tarafından sokak ortasında silahla vurularak öldürüldü.
– Antalya’da Sennur N, fiziksel şiddetine maruz kaldığı Süleyman Tümbek’ten, tehditleri nedeniyle defalarca şikayetçi oldu. Adam dün kadının kız kardeşi Şenay N.’yi boynundan ve karnından bıçaklayıp kaçtı.
Bu tabloyu görmezden gelerek İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamak yerine kadük bırakmayı, asılsız iddialarla Sözleşme’nin iptal edilmesini isteyenler kadına karşı süren kıyımın baş sorumluları.
Çünkü kıyım öyle iddia edildiği gibi bir sapığın, bir sarhoşun, bir psikopatın elinden çıkmıyor.
Eril sistemin yargısından medyasına, güvenlik güçlerinden karar vericilerine kadar, şiddete karşı aldıkları tutum ve izledikleri siyasetin yukarıdan aşağıya tüm kurumlara, toplumun tüm katmanlarına yayılması, ana okulundan başlayarak ince ince işlenmesi ile oluyor.
Bu politikanın günlük yaşama yansımasını Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği rakamlarla ortaya koydu. Dernek’in İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması üzerine hazırladığı videoda kadına yönelik şiddet olaylarında resmi tablonun vahameti teşhir edilmiş.
Türkiye’de her bin şiddet olayında faillerinin 992’sinin cezasız kalıyor. 10 kadından 4’nün en az bir kez fiziksel ya da cinsel şiddete uğruyor ama şiddete uğrayanların yalnız yüzde 7’si polise bildiriyor. Polise akseden olayların ise yüzde 42’sinde ya işlem yapılmıyor ya da mağdur ve fail barıştırılıyor.
Faillerin hepsi de ya ‘aile babası’ ya da ‘aile babası’ adayı. Mesela Musa Orhan evlenirse kadının ve çocuklarının şiddete uğrayacağını tahmin etmek falcılık olmaz herhalde. İşte korumaya çalıştıkları aile yapısı da bu. Kadın ve çocuklara şiddetle tahakküm eden, itaat ettiren aile düzeni. En küçük ferdine kadar otorite karşısında boyun eğmeyi öğrenmiş bir toplum.
Belki hep aynı şeyleri yazdığımız için sıkılanlar vardır ama iktidarlar savaş politikalarını, egemenlik konforunu ve toplumsal mühendisliklerini kadın üzerinden sürdürmeye devam ettikçe bize kalan da hiç bıkmadan tekrarlamak oluyor. Yazmak, anlatmak, protesto etmek, birlikte mücadele etmek gibi…
https://www.artigercek.com/yazarlaincihekimoglu/musa-orhan-baska-suclar-da-isledi
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.28 13:08 ebartan Bakan Soylu Hakkında Hakaret İçerikli Paylaşım Yapan Kadın Serbest - Haber48.com.tr

Bakan Soylu Hakkında Hakaret İçerikli Paylaşım Yapan Kadın Serbest - Haber48.com.tr submitted by ebartan to yalikavak [link] [comments]


2020.08.19 16:49 GunlukYasamdan Uzman çavuşun tecavüz ettiği genç kadın yaşamını yitirdi... 18 yaşındaki bir genç kıza Tecavüz eden çavuş MUSA dışarda ve serbest ama Haberi yapan Gazeteci tutkulandı !

Uzman çavuşun tecavüz ettiği genç kadın yaşamını yitirdi... 18 yaşındaki bir genç kıza Tecavüz eden çavuş MUSA dışarda ve serbest ama Haberi yapan Gazeteci tutkulandı ! submitted by GunlukYasamdan to KGBTR [link] [comments]


2020.08.19 02:40 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

https://preview.redd.it/bwzck3g5uuh51.png?width=854&format=png&auto=webp&s=1fafe6187a0c586b939eb4c4a049739b01cd5096

Marksizm

7.1

İçinde bulunduğumuz zaman Proudhon’un 1848’de tarif ettiğinden farklı bir hal almıştır. Mülksüzleştirme her bakımdan artmıştır. Sosyalizmden altmış yıl öncesine göre daha uzağız.
Altmış yıl önce Proudhon, bir devrim anında, bütünü yeniden şekillendirme arzusu anında halkına o an için ne yapılması gerektiğini söyleyebilirdi.
Bugün halk ayaklansa bile, o zaman çok önemli olan bir husus artık tek başına belirleyici olmaz. Ayrıca iki bakımdan tam bir halk artık yoktur: adına proleterya denilenler kendiliğinden bir halkın cisimleşmiş hali hiçbir zaman olamayacaktır, öte yandan uluslar, üretim ve ticarette birbirlerine o kadar bağımlıdırlar ki tek bir halk artık halk değildir. Fakat insanoğlu birlikten uzaktır ve yeni küçük birimler, topluluklar ve halklar tekrar vücut bulana kadar da birlik olamayacaktır.
Proudhon, özellikle ruhsal ve psikolojik yaşamın yükselme anında ve de her devrime eşlik eden bireylerin orjinalliği ve kararlığı anında ve dönemin Fransa’ya has koşullarında (ki önemli bir parasal ve iştirak kapitalizmi ülkesi olmasına rağmen halen daha büyük sanayi kapitalistlerinin ve büyük toprak sahiplerinin ülkesi değildi) tamamen haklıydı. Faiz ile zenginleşmenin devri daimini ve ortadan kaldırılmasını her reformun köşetaşı ve en hızlı, adamakıllı ve acısız bir başlangıç yapılabilecek nokta olduğunu dikkate almakta haklıydı.
Gerçekten de haksız zenginleşmenin, sömürünün, kendileri için değil de başkaları için çalışan insanların ortaya çıktığı koşullarımızın üç noktası bulunmaktadır. Tıpkı fizik, kimya ya da astronomideki hareketlerde olduğu gibi toplumsal süreçlerin hareketinin her noktasında önemli olan işte bu tür bir sabit kaynak ve daimi sebeptir. Özgün bir sebebi her hangi bir geçmişte ya da ilkel koşulda soruşturmak her zaman yanlış ve verimsizdir: Hiçbir şey sadece bir kez meydana gelmez, her şey daimi bir oluş içerisindedir ve hiçbir orijinal şey yoktur, sadece sabit hareketler ve sabit ilişkiler vardır.
Ekonomik köleliğin üç ana özelliği aşağıdadır:
Birincisi, toprağın özel mülkiyetidir. Bu, mülksüzleştirilmiş, yaşamak isteyen şahsın, kendisini toprağı sürme ve dolaylı ya da dolaysız toprağın ürünlerini kullanma olanağından yoksun bırakan kişiye karşı izin isteyici, bağımlı bir tavır sergilemesi ile sonuçlanır. Toprağın özel mülkiyetinden ve onun doğal sonucu olan mülkiyetsizlikten kölelik, itaat, haraç, faiz, proletarya çıkar.
her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır
İkincisi, her ihtiyaca süre tahdidi olmaksızın ve değiştirilmeksizin hizmet eden bir takas aracı ile takas ekonomisinde malların dolaşımıdır. Altın bir taş, yüzyıllar boyunca değişmeden durmasına rağmen sadece ona sahip olmayı kıymetli gören, mücevher ya da gösteriş ihtiyacını tatmin etmek adına ona sahip olmak için emeğinin ürünlerinden vazgeçmeye istekli olan kişi açısından bir değere sahiptir. Malların çoğu atıl kalarak ya da kullanılarak maddi değerini de kaybeder ve tüketimde hızlıca yok edilir. Bu mallar takas amacıyla, karşılığında aynı amaçla üretilmiş eşyanın kullanımını elde etmek için üretilir. Para çok önemli bir istisnadır, zira takas edildiği halde gerçekte kullanılmaz. Para teorisyenleri tarafından bunun aksini söyleyen açıklamalar aksine kötü bir vicdanı yansıtır. Buna göre bir ürünün eşit değere sahip bir ürünle takas edilmesinin beklendiği adil bir takas ekonomisinde paramıza mütekabil bir dolaşım aracı gerekecektir ve muhtemelen buna “para” denecektir. Ancak bu, paramızın belirleyici niteliğine – mutlak değere sahip olma ve de başkalarının aleyhine onu kazanmayan kişilere hizmet etme niteliğine – sahip olmayacaktır. Burada konu dışında tutulacak olan, hırsızlık ihtimali değildir; her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır ve serbest ticaretin bürokratik otoriteyle ikame edileceği ve kimin ne kadar çalışmak ve tüketmek zorunda olduğunun belirlendiği devlet köleliğinde bir anlam taşır. Fakat aksine serbest takas ekonomisinde para diğer tüm emtialar gibi olmalıdır ki bugün esasen emtiadan farklıdır ve hala genel bir takas aracı olarak durmaktadır: diğer tüm emtialar gibi çifte takas ve tüketim niteliği taşımaktadır. Adil bir takas toplumunda bile takas aracı tüketilemezse ve zamanla değerini kaybetmezse zararlı büyük miktar sahipliğini ve dolayısıyla yan hakları elde etme ihtimali düşünülmeden reddedilemez. Gerçi bilinen tarihte, büyük toprak sahipliği ve sonuç olarak tüm sömürü biçimlerinde veraset ve benzeri (aygıtlar) iktidar ve devlet koruması ile kıyaslandığında yalnızca tali bir rol oynadı. Bu bakımdan Silvio Gesell’in önerisi (yani günümüzde olduğu gibi yıllar geçtikçe değer kazanmayan, aksine başından itibaren gittikçe değer kaybeden, böylelikle kişinin bir malı karşılığında elde ettiği bir miktar paranın mümkün olan en kısa zamanda tekrar bir ürün için takas etmenin haricinde hiçbir baskılayıcı bir çıkarının olmayacağı bir para çeşidi bulmak) değerlidir. Silvio Gesell, Proudhon’dan bir şeyler öğrenmiş, onun büyüklüğünü tanımış ve onu temel alarak bağımsız bir şekilde daha ileri fikirlere ulaşmış çok az kişiden biridir. Bu yeni paranın dolaşım akışına nasıl canlı bir hareketlilik getireceğine dair, nasıl üretim ve takas aracını elde ederken hiç kimsenin tüketim harici bir çıkarının olmayacağına ilişkin tarifi, tamamen, hızlı para dolaşımının kamusal ve özel yaşamda nasıl neşe ve canlılık getirdiğini, öte yandan piyasadaki bir tıkanmanın ve daimi paranın yavaş dolaşımının da enerjimizin durmasına ve ruhumuzun durağanlaşmasına sebep olduğunu öğreten Proudhon’un ruhundan kaynaklanmaktadır. Yağma tehlikesi barındırmayan objektif bir takas aracının bulunup bulunmayacağı – bu sorunun sorulmasıyla ilgili en önemli şey sadece sorulabilmiş olmasıdır – geleceğe ait bir mesele değildir. Aksine mesele para dolaşımının diğer iki noktayı belirleyici bir şekilde etkileyen kalkış noktası olup olmadığı ya da olup olamayacağıdır. Ancak burada şunun söylenmesi gerekir: eğer tarihin belirli bir noktasında, ki 1848’de Fransa’da olan buydu, mütekabiliyet takas ekonomisine sokulduysa, bu, büyük toprak sahipliği ve artı-değerin sonunu imlemiş olmalıdır.
Ekonomik köleliğin üçüncü kilit özelliği, buna göre, artı değerdir. İlk olarak söylenmesi gereken şey şudur: eğer kişi bununla ne demek istediğini net olarak ortaya koyup bu tanımına sıkıca bağlı kalmazsa değer kavramı ile pek çok fitne çıkarılabilir. Değer ifadesi anlamında bir talep taşır; bu anlam, kişi potansiyel alıcının cevabının fiyatın söylenmesini, ardından oluştuğunu düşündüğünde netleşir. Bu bakımdan değer öncelikle keyfilikten kaçınır. Fiyatı doğru değer, gerçek değer bağlamında gördüğümüz zaman kavramı biraz daha fazla daraltırız. Değer, fiyat ne olması gerekiyorsa odur, fakat öyle değildir. Bu ilişki her malın fiyat-ilişkisinde bulunur. Bu anlamda “değer” ifadesi, bu sözcüğün kullanımına dikkat eden herkesin fark ettiği gibi, fiyatın değere eşit olduğu, ya da diğer bir deyişle tüm gerçek iş ücretlerinin toplamının malların nihai hallerinin fiyatlarının toplamına eşit olduğu ideal, ya da toplumsalı talebi içerir. Elbette bireyler olarak karşıt duran insanlar her avantajı, sadece malın değil arzu edilen ürünlerin ender bulunurluğunu, özel sebeplerle artan talebin, tüketicinin cehaletinin vs. avantajını da sömürdüğünden hakikatte söylenen fiyatın toplamı ücretlerin toplamından daha fazladır. Belirli kategorilerdeki işçiler bazı koşullar altında bu muayyen avantajların bir kısmından, daha yüksek “maaş” biçiminde yararlanırlar. Eşit derecede yorucu işte çalışan kardeşlerinin maaşları ile kıyaslandığında bu yüksek maaşla çalışan işçilerin avantajı sadece ücret olmaz. Kâr da avantajlıdır. Kompleks ekonomik yaşamın hiçbir detayı, çalışmanın ürettiği her şeyi sadece ücretiyle satın alamayacağı gerçeği ile ilgili hiçbir şeyi değiştiremez. Aksine, kârın satın alım gücü için dikkate değer bir bölüm bırakılmıştır. Yukarıda da önerildiği üzere, hâlihazırda piyasaya mal olarak girmiş üretimin ara aşamaları burada ele alınmamıştır. Çünkü kişi meseleye yakından bakacak olursa malların kapitalist bir üretici tarafından ücretlerle ya da kârla değil sermaye ile (ki bunu yakında daha detaylı göreceğiz), itibar ya da mütekabiliyet yerine sızan bir şeylerle, başka bir kapitalist üreticiden satın alındığını görür. Elbette çalışma (iş), nihayetinde bu sermaye için faizi sağlamak zorunda olandır. Fiyatlarda saklanmıştır ve hâlihazırda yukarda mülkiyetten kaynaklanan kâr şeklindeki bir başka biçim olarak adlandırılmıştır. Zira sermaye akışkan ve hareketli kılınan mülk-sahipliğinin dolaşım ve emek üzerinden elde edilen ürünlerinin biçimidir. Sermaye, görünüşte mülk sahibi olmayanlar açısından bile hala oluşum sürecinde olan bir ürün için maaşları artırma veya bir ürünün bir işleme sürecinden diğerine geçişi sırasında maaşları emeğe ödeme yahut bu ürünlerin ticaretini yapma ve bu ürünleri depoda tutma yoluyla ürünleri edinme aracıdır. Yakında sermayenin bu farklı biçimlerini ve sermayenin şey-gerçeklik, hakiki ruh gerçekliği ve sahte sermaye şeklindeki ayrımlarını ele alacağız.
Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz?
Bu bakımdan değer dediğimiz şey sadece toprağı iyileştirmek ve yeryüzünün ürünlerini çıkarıp işlemek için çalışma yoluyla ortaya çıkar. Fakat işçiler kendilerini kiralamaya, kendi iş kazanımlarının sonuçlarını başkalarına ticari kullanım için belli bir tazminat karşılığında teslim etmeye zorlanırlarsa ürettikleri ürünlerin değeri ile kendi kullanımları için satın aldıkları ürünlerin fiyatı arasında bir orantısızlık hâsıl olur. Burada, ister işçilerin kendilerine yapılan ödemelerde – maaşları çok düşüktür – isterse satın alımlarında – mallar çok pahalıdır – tam olarak soyuldukları nokta göz ardı edilebilir. Ana mesele, mutlak miktarları değil ilişkiyi düşünmektir – ki bu örnekte ilişki orantısızlıktır – ve kapitalistlerin tüm kârının zorlu koşulları nedeniyle işçileri kabul etmeye zorladıkları indirimden, hangi noktada olurlarsa olsunlar, işçilerin çalışmasının veriminden kaynaklandığını, diğer bir deyişle, işçilerin ücretlerinde yapılan indirimin ya da azaltılmış değerlerinin kapitalistlerin kârlarına veyahut artı değere eşit olduğunu hatırlamaktır. Burada hangi noktada kârın kapitalistlere aktığı da incelenmemiştir. Ne de bu sorunun yanlış bir şekilde sorulup sorulmadığına yakından bakan bir araştırmadır bu. Çünkü bu soru da bir kez daha karşılıklı ilişki yerine mutlak olanı koymaya kalkışmaktadır. Yalnızca kârın mülk-sahiplerine, para-kapitalistlerine, müteşebbislere, tüccarlara ve onların tüm yardımcılarına, memurlara, “aklî” (mental) işçilere ve kapitalizmde ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunan başkalarına çeşitli oranlarda dağıtıldığına dikkat çekilmiştir. Ve ayrıca bunun inşa meselesi olduğu da vurgulanmalıdır. Gerçi bu inşaalar tümüyle gereklidir: kapitalizmde rolü olan kişilerin gelirlerinin tamamı kar değildir, onlar da iş yaparlar. Ve “işçilerin” tükettiği her şey emek ücreti değildir; onlar da, genellikle çok az oranlarda da olsa kâr ekonomisine katılırlar. Çalışmayı (işi) verimli ve verimsiz olarak ve – aynı olmasa da – üretilen malları gerekli ve lüks mallar olarak ayırmak çok ileri gitmek olur. Burada, kapitalizm içerisinde yer alan pek çok ayrıcalıklı kişinin sadece biraz iş yapmakla kalmayıp şüphesiz verimli iş de yaptığına işaret edilmelidir, tıpkı işçilerin de tam ya da kısmen verimsiz iş görmesi gibi. İkinci olarak, işçilerin tüketimine sadece gerekli olan mallar değil lüks mallar da girer. Tüm bu detaylar, ki hepsi zamanımızın gerçek yaşamı için büyük önem taşır, burada zikredilebilir. Burada mesele, işçilerin ve işçilerin sendikalarının ücret meselesi üzerindeki tek taraflı vurgusunun Marksistlerin yanlış artı değer kavramı ile ilişkili olduğunu gösterme meselesidir. Yukarıda maaş ve fiyatın nasıl birbiri ile bağlantılı olduğunu gördük; şimdi de sözde artı değerin teşebbüsten doğan mutlak bir miktar olduğu ve buradan sermayenin diğer kategorilerine aktığı [iddiasının] tümüyle yanlış olduğunu gösterdik. Artı değer, maaş ve fiyat gibi bir ilişkidir ve belli bir noktada değil, ekonomik sürecin tüm akışlarında meydana gelir. Marksizm’in teşebbüs üzerindeki, özellikle sanayi teşebbüsleri üzerindeki çok önemli odağı burada tartışılan yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Marksistler bu konuda kapitalizmin Arşimedik noktasını keşfettiklerine inanmaktadırlar. Hakikat ise basitçe şudur: kârların cem-i cümlesi çalışmadan çıkartılır ya da diğer bir deyişle mülkün hiçbir verimliliği ve kapitalin hiçbir verimliliği yoktur, sadece çalışmanın verimliliği vardır. Bu bilgi aslında sosyalizmin bilgisinin temel bir noktasıdır ve Marksistler sırf bu bilgi yüzünden ki bu bilgiyi diğer tüm sosyalistlerle paylaşırlar, – Proudhon, Bastiat ile gerçekleştirdiği muhteşem polemiklerinde ve diğer pek çok yerde bunun klasik ifadesini ortaya koymuştur – kelimenin en geniş anlamıyla kendilerine sosyalist diyebilirler. Şunu da bilirler: mülk ve sermayenin kârlılığı, gerçekte emeğin verimliliğine karşı hırsızlık olan bir şey için sadece aldatıcı bir biçimdir. Fakat bu temel bilgiden yola çıkarak Marksistler kendi teorilerinde ve sendikacılar da kendi eylemlerinde, bu en cüretkâr yanlıştan sonuçlar çıkarmıştır. Marksistler bir davaları olduğu için, esas, mutlak bir davaları olduğu için buna inanmıştı. Onlar açısından iş, iş koşulları ve üretim süreçleri o andan itibaren her şeyi ve dolayısıyla materyalist tarih kavramlarının, gelişme yasalarının, sabit temerküz ve büyük kriz ve çöküş beklentilerinin, vs. kaba yanlışlığını açıklayan son işti. Sadece çok daha fazla araştırmaları gerekecekti – o halde işçilerin sıkıntıları nereden kaynaklanmaktaydı? – ve toprak sahipliği ve paranın süresinin dolmaması ve tüketilemezliği meselesi ile karşılaşacaklardı. Ve ardından sıra devlete ve ruha ve iniş çıkışlara gelecek ve devlet ve sermaye ve özel mülkiyeti de kapsayan koşulların kendi davranış biçimimizde mevcut olduğunu ve nihayetinde her şeyin bireylerin ilişkilerine ve bu bireylerin kurumlarla olan enerjilerine bağlı olduğunu bulacaklardı. Bu da enerjinin ve genellikle eski nesillerin bireylerinin güçsüzlüğünün katılaşmış kalıntıları zaman üzerine ağır bir yük olarak biner. Bakış açısına ve tasvire (imagery) istinaden kişi, ekonomik koşullar, siyasi ilişkiler, din, vesaireye bir bütün olarak, ya ağır üst yapı ya da bir dönemin bireyleri için yaşamın temeli adını verebilir. Fakat ekonomik ya da toplumsal “koşullar”ı bir zamanın “maddi” temeli ve ruh ve biçimlerini de sadece “ideolojik üstyapı” ya da kopyalama ve ayna-imgesi olarak ele alırsa bu görüş asla yanlış olmaktan öte bir şey olamaz. Artı değer bilgisi olarak bu tür bir önem verişin, yani özel mülkiyetin ve para-kapitalin emeğin yağmacısı olarak teşhirinin bu denli yıkıcı oluşu artı değerin “kaynaklandığı” yeri keşfettiklerine dair duyulan yanlış inançtı. Artı değer dolaşımda bulunur; artı değer bir malın satın alınımında, bir işçinin az ya da çok tüketimdeki ödemesin kadar meydana gelmektedir. Yine de bir başka şekilde ifade edilerek – sadece imgelerle konuşabileceğimiz için hakikat, çeşitli bakış açılarına göre tarif yapma girişimleri ile çevrelenmelidir ve bu yaklaşımdan daha çok yararlanmamız gerekmektedir; daha karmaşık ve parçalanmış olanlar kapsayıcı genellemelerimizde yakalamak istediğimiz fenomenlerdir – : Artı değerin sebebi çalışma değil, işçilerin zorluklarıdır. Yukarıda da söylendiği üzere çalışan insanların zorluğu, üretim sürecinin dışında bulunmaktadır. Hepsinden daha çok bu zorluğun vesairenin sebebi daha ziyade tüm kâr ve toprak sahipliği ekonomisinin dolaşımında yatmaktadır. Buna göre bu kabuklardan sebeplerine doğru, buralarda hareket eden ve bunlar tarafından hareket ettirilen veya kendilerinin bunların hareketlerinde engellenmesine izin veren insanların niteliğinde ve sonra bunlardan önceki nesillerin insanlarına giden dolaşımda bulunmaktadır. Artı değerin kökeninin nihai sebebi kapitalist üretim süreci değildir; insan ilişkileri için nihai bir sebebe ihtiyaç duyan bilim adamları kesin olarak şunu kaydetmelidir: Adem sondan bir önceki ve en sondur ve muhteşem güzellikteki mutlak olan Tanrı’nın kendisidir. Ve Tanrı, altı tam gün boyunca, kendi mutlaklığına karşı dahi sadakatsizleşir zira gerçek bir mutlakçı, çalışmak için kendisinin fazlasıyla iyi olduğunu düşünür. Tahtının yani kendisinin üzerine oturur ve kendisine ve kendi kendine ben dünyayım der!
Kapitalist üretim süreci, çalışmanın özgürleşmesi için sadece olumsuz anlamda kilit noktasıdır. Kapitalist üretim süreci daha fazla gelişme göstererek ve kendisine içkin yasalarıyla sosyalizme yol açmaz; işçilerin üreticiler olarak rollerindeki mücadeleleri üzerinden emek lehine kararlı bir şekilde dönüştürülemez. Bu, ancak ve ancak işçiler kapitalist üreticiler olarak rollerini oynamaktan vazgeçerlerse mümkün olacaktır. Herhangi bir insan hatta işçi bile kapitalizm yapısı içerisinde ne yaparsa yapsın her şey onu kapitalizm engelinin daha da derinlerine çeker. Bu rolde işçiler de kapitalizmin katılımcılarıdır. Gerçi işçilerin çıkarları kendileri tarafından seçilmiş değildir fakat bu çıkarlar kendilerine kapitalistler tarafından aşılanmıştır ancak her elzem şeyde, konumlandırıldıkları yerin adaletsizliğinin sırf avantajlarını değil dezavantajlarını da alırlar. Özgürlük sadece aklen ve fiziken kapitalizmden çıkabilen, kapitalizm içerisinde rol oynamaya son veren ve insan olmaya başlayan kişiler için mümkündür. Kişi bundan böyle gerçek olmayan kâr ve piyasası için çalışmayarak, ihtiyaç ve çalışma, açlık ve eller arasındaki bastırılmış gerçek ilişkiyi sağaltarak (restore) adam olmaya başlar. Yapılması gereken, temel sosyalist anlayıştan – yalnızca çalışma değer üretir – doğru sonucu çıkarmaktır ve sonuç: faiz piyasasından uzaktadır! Çalışma piyasası ve ruhu, çalışma ile tüketim arasındaki ilişki ve çalışma nedeni yine de tesis edilmek zorundadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir.
Bugün sosyalizm çağrısı herkese gitmektedir. Bu herkesin bu çağrıya cevap vereceği ya da verebileceği inancıyla değil bazılarına, herkesin yeni başlayanlar cemiyetine ait oldukları bilincine sahip olmaları için yardım etme temennisi ile yapılmaktadır.
Böyle yaşamaya artık katlanamayan ve katlanmayacak olanlar burada çağrının yapıldığı kişilerdir. Kitlelere, insanoğlunun halklarına, yöneticilerine ve tebaalarına, varislerine ve ıskat edilmiş olanlara, imtiyaz sahiplerine ve aldatılmışlara şu söylenmelidir: ekonominin topluluklarda birleşmiş insanların ihtiyaçlarını karşılamak yerine kâr için yürütülmesi zamanımızın devasa, bastırılamaz utancıdır. Tüm militarizminiz, tüm devlet sisteminiz, tüm bu özgürlükleri bastırmalarınız, tüm sınıfsal nefretiniz sizi yöneten acımasız ruhtan gelmektedir. Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz? Sadece en temel ihtiyaçlardan konuşmak için! Ve devrim ya sadece tek bir ülkede patlak verseydi? Ne işe yarayabilirdi? Hangi hedefi amaçlayabilirdi?
İşler artık kişinin bir ulusun insanlarına seslenebileceği gibi değildir: Toprağınız ihtiyaç duyduğunuz yiyeceği ve sanayi ham maddelerini yani çalışmayı ve takası üretir! Birleşin, siz yoksul insanlar, birbirinize itibar edin; mütekabiliyet sermayedir; para-kapitalistlerine ve müteşebbis patronlara ihtiyacınız yoktur; şehirde ve ülkede çalışın: çalışın ve takas edin!
Büyük, kapsayıcı tedbirlerin bütünü etkileyeceği bir an beklenilse bile işler artık öyle değildir.
Devrim anında muazzam bir kafa karışıklığı, hakiki bir vahşi kaos, çocuksu bir acizlik hasıl olabilir. İnsanoğlu kapitalizmin tepe noktasına – dünya kr piyasasına ve proleteryaya- ulaştığı bu zamanın haricinde hiçbir zaman daha fazla bağımlı ve zayıf olmamıştı!
Hiçbir dünya istatistiği ve hiçbir dünya cumhuriyeti bize yardım edemez. Kurtuluş sadece halkların topluluk ruhundan yeniden doğması ile gelebilir!
Sosyalist kültürün en temel biçimi bağımsız ekonomileri ve takas sistemi ile birlikte topluluklar cemiyetidir. Bizim insan refahımız, varlığımız şimdilerde hayatta kalmış tek doğal grup olan bireyin birliği ile aile birliğinin her toplumun temel biçimi olan topluluklar birliğine bir kez daha yoğunlaştırılması olgusuna dayanır.
Bir toplum istiyorsak o zaman onu inşa etmeliyiz, onu uygulamalıyız.
Toplum, toplumların toplumlarının toplumudur; cemiyetlerin cemiyetlerinin cemiyetidir; milletler topluluklarının milletler topluluklarının milletler topluluğudur; cumhuriyetlerin cumhuriyetlerinin cumhuriyetidir. Sadece özgürlük ve düzen vardır, sadece ruh, öz-yeterlilik ve toplum olan bir ruh ve birlik ve bağımsızlık vardır.
Hiç kimsenin işine karışmasına izin vermeyen bağımsız birey, dünyası ev ve işyeri ile birlikte ailenin ev topluluğu olan kişi; otonom yerel topluluk; gelmiş geçmiş en az görev sayısına sahip olan, daha kapsayıcı gruplarla birlikte hiç olmadığı kadar geniş ilçe ya da topluluklar grubu vs. – işte bir toplum böyle görünür; bu tek başına, uğruna çalışmaya değer, hepimizi sefaletimizden kurtarabilecek olan sosyalizmdir. Günümüzde var olmayan özgür-ruh birliği için vekil olarak baskıcı hükümet sistemini devletlerde ve devlet gruplarında daha da genişletme ve bunların alanlarını daha önceden gerçekleşmiş ekonomi sahasına doğru yeniden uzatma girişimleri faydasız ve yanlıştır. Her orijinal niteliği ve faaliyeti boğan bu polis sosyalizmi halklarımızın topyekûn mahvına mühür vuracak ve tamamen dağılmış atomları mekanik bir demir halka ile bir arada tutacaktır. Doğal bir birlik biz insanlar tarafından sadece yerel ölçekte yakın olduğumuz yerlerde, gerçek temas halinde elde edilebilir. Aile içinde, ortak bir görev ve ortak bir amaç için birçok insanın birliği olan birleştirici ruhun, komünal yaşam için çok dar ve yetersiz bir formu bulunmaktadır. Aile sadece özel çıkarlarla alakalıdır. Kamusal yaşam için ortak ruhun doğal özüne ihtiyacımız vardır. Bu şekilde kamusal yaşam artık devlet ve soğukluk tarafından şimdiye kadar olduğu gibi münhasıran doldurulup yönetilmeyecek, aile ilgisine benzer bir sıcaklık ile yönetilecektir. Hakiki komünal yaşamın işbu özü, yerel topluluktur, ekonomik topluluktur: bu özü, onu yargılamak isteyen hiç kimse, mesela kendisine günümüzde “topluluk” diyenler, hayal bile edemez.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma;
Fabrikalar için, ham maddelerin işlenmesi için, malların ve yolcuların taşınması için kullanılan sermaye gerçekte ortak ruhtan başka bir şey değildir. Açlık, eller ve yeryüzü -üçü de ordadır, doğallığıyla ordadır; eller açlık için çalışkan bir biçimde ihtiyaç duyulan malları yeryüzünden temin eder. Ek olarak, asırlık ticarette belli başlı bölgelerin özel tecrübeleri, belirli ham maddelerin sadece belirli yerlerde olmasını sağlayan toprağın özel bileşimi, gereksinimi ve ticaret elverişliliği bulunmaktadır. İnsanların yerel ölçekte üretilemeyecek ya da üretilmemesi gereken şeyleri toplumdan topluma takas etmesine müsaade edin, tıpkı topluluklar içerisinde bireyden bireye takas ettikleri gibi. İnsanların bir ürünü denk bir ürünle takas etmesine müsaade edin. Her toplumda bu kişilerin her biri tüketmek istediği kadarına, yani çalıştığı kadarına sahip olacaktır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir. Her bir kişi alım satım sistemi altında bile sadece kendisi için çalışsın, insanlar bin misli bir birlikte birbirinin yerini alsın ve buna rağmen bu birlikte hiçbir şey hiç kimseden alınmasın, dahası her şey her birine verilsin diye takas ekonomisini düzenlemek – işte bu sosyalizmin görevidir. Şeyler, bir kişiden diğerine hediye olarak verilmeyecektir; sosyalizm ne feragattir ne de hırsızlık; her kişi kendi çalışmasının sonucunu alır ve doğanın ürünlerini çıkarırken iş bölümü, takas ve çalışan bir komünallik vasıtasıyla herkesin güçlenmesinin keyfini çıkarır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır: üçü de doğası gereği mevcuttur. Günümüzde şehirdeki ve ülkedeki insanlara tüketimimize giren her şeyin, hava hariç, yeryüzünden ve yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlardan kaynaklandığını yeni bir şeymiş gibi söylemek zorunda olmak tuhaf.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Açlığı günlük olarak hissederiz ve satın alma ve bu açlığı giderme vasıtası olan parayı almak için ceplerimize uzanırız. Burada açlık denen, gerçek olan her ihtiyaçtır; bu ihtiyaçların her birini gidermek amacıyla para almak için kasalarımıza uzanırız.
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma; haz ve talimat için çalışma; gençliği eğitmek için çalışma; zararlı, faydasız ve değersiz şeyler üreten çalışma; hiçbir şey üretmeyen çalışma ve sırf izleyicilerin seyretmesi için yapılan çalışma. Bugün pek çok şeye çalışma denmektedir; bugün para getiren her şeye çalışma denmektedir.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzü nerededir? Ellerimizin açlığımızı yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu yeryüzü.
Bir kaç insan yeryüzüne sahiptir ve bunların sayısı giderek azalmaktadır.
Söylediğimiz gibi sermaye bir şey değil aramızdaki ruhtur. Sanayi ve ticaret için araçlara sahibiz, keşke kendimizi ve insan doğamızı yeniden bir keşfedebilseydik. Yeryüzü dışsal doğanın bir parçasıdır. Hava ve ışık gibi doğanın bir parçasıdır; yeryüzü devredilemez bir şekilde tüm insanlara aittir; yeryüzü sadece birkaç kişi tarafından sahiplenilen özel mülkiyete dönüşmüştür!
Eşya ile ilgili tüm sahiplikler, tüm toprak-sahipliği hakikatte insanların sahipliğidir. Kim yeryüzünü diğerlerinden, kitlelerden saklarsa, bu kişi diğerlerini kendisi için çalışmaya zorlar. Özel mülkiyet hırsızlıktır ve köle sahipliğidir.
Bu sahiplik türü, para-ekonomisi üzerinden, öyle görünmeyen bir toprak sahipliğine dönüşmüştür. Adil takas ekonomisinde aslına bakılırsa benim toprakta bir hissem vardır, ben toprak sahibi olmasam bile; kâr, tefecilik, faiz diyarındaki para-ekonomisinde, toprağa sahip olmasanız bile, sadece para ve hisselerine sahipseniz gerçekte siz bir toprak hırsızısınız. Bir ürünün denk ürünle takas edildiği adil ekonomide, yaptığım hiçbir şey kendi kullanımıma girmese dahi, kendim için günlük çalışırım; kar diyarındaki para ekonomisinde tek bir işçiyi istihdam ediyor olmasanız bile, çalışmanızın sonuçları dışında başka herhangi bir şey ile yaşadığınız müddetçe siz bir kölenin efendisisiniz. Kişi sadece çalışmasının getirileriyle yaşıyor olsa bile, eğer işi tekelleşmiş ve imtiyazlı ise ve ederinden fazlasını elde ediyorsa insanların sömürülmesine katılmaktadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzüne yeniden sahip olmalıyız. Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Yeryüzü hiç kimsenin özel mülkü değildir. Yeryüzünde hiçbir efendi kalmasın ve biz insanlar özgür olalım.
Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Mülkiyet bu münasebetle gene gelebilir mi?
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum. Bu dünyada işler, şimdi ve her zaman, kararsız ve süresiz yürümeyecektir; sosyalizm elimizdedir ve görevdir. Her kim sosyalizmi gerçekleştirmek isterse, ne istediğini bilmelidir. Şimdi ve her zaman radikal dönüştürücü olan, orada olanın dışında dönüştürecek hiçbir şey bulamayacaktır. O halde şimdi ve her zaman yerel topluluğun kendi ortak mülkünü – bunun bir kısmı ortak toprak, diğer kısmı ev, avlu, bahçe ve tarla için aile mülkü olsun – sahiplenmesi iyi olacaktır.
Özel mülkiyetin kaldırılması bile özünde ruhumuzun dönüşümü olacaktır. Bu yeni doğumu mülkün güçlü bir yeniden dağılımı takip edecek ve söz konusu yeniden dağılım ile bağlantılı olarak gelecek zamanlarda belirli ve belirsiz aralıklarda tekrar tekrar yeniden dağıtım yapmak için daimi bir niyet olacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5537
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.16 00:04 karanotlar Belarus polisinin soyup tecavüzle tehdit ettiği, “seni öyle bir hale sokarız ki anan bile tanımaz” diye işkence ettiği, 10 kişi sopalarla/coplarla dövdükleri kadın serbest bırakıldıktan sonra başından geçenleri anlatıyor.

Belarus polisinin soyup tecavüzle tehdit ettiği, “seni öyle bir hale sokarız ki anan bile tanımaz” diye işkence ettiği, 10 kişi sopalarla/coplarla dövdükleri kadın serbest bırakıldıktan sonra başından geçenleri anlatıyor. submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]